Ara

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

Yanık Saraylar PDF Yazdır e-Posta

Kitap

Yazar adı: Sevim Burak
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Aşağıdaki yazı Selda Yüksel tarafından Sevim Burak'ın "Sedef Kakmalı Ev" adlı öyküsü üzerine yazılmıştır:

Öykü defalarca okuttu kendini. Her okuyuşumda tüylerimi ürperten, içimde bilmediğim bir şeyleri devindiren bu öyküyü, 1961 yılında, otuz yaşındayken yazmış Sevim Burak. Yanık Saraylar adlı öykü kitabının ilk öyküsü. Bir okuru olarak -tam da otuz yaşımda okuduğum bu kitabıyla- kendisine teşekkür etme ihtiyacı hissettiğim yazarlardan biri. Ne zaman hayatı yavaşlatmak istesem dönüp okuyacağım bir öykü bu. 

Öyküye ayin havasında, bir cenaze töreniyle giriyoruz. Ziya Bey’in ölümü öykünün kilit olaylarından biri. Ardından Nurperi Hanım’ın kırk yıllık hayatı çevresinde gelişen olaylarla şekilleniyor, dallanıp budaklanıyor, inanılmaz ayrıntılarla gelişiyor. Nihayet “sonra ne oldu Nurperi Hanım’a?” diye merakta bırakarak bitiyor.

Asla özetlenemeyecek, bütünü bir okumayla kavranamayacak, sezgilere hitap eden bir öykü. Her cümlenin birden çok anlamı oluşu, şiir düzeninde yazılması, her okumada farklı bir ayrıntı sezilmesi bütünsel anlamı zenginleştiriyor. Derinliği, ancak okurun ipinin uzunluğuyla ölçülebilecek olan bir öykü.  Her okumada boşluklar ve soru işaretleri artıyor. Parçalı, kopuk bir anlatımla Nurperi Hanım’ın bazen bilinç düzeyinden bazen de bilinçaltından anlatılıyor.      

Bakalım benim ipim yetecek mi yazarın derinliklerinde dolaşmaya?
Nurperi Hanım on beş yaşında saçları kol iriliğinde bir kızken Menlik’ten Üsküdar’a geliyor ya da getiriliyor. Yanya diliyle karışık bir Türkçe konuşuyor. Geldiği evde dört yaşlı “Bey” var. Üçü Kırım Meydan Savaşı kahramanı, Affan, Haydar ve Tayyar Bey’ler. Ziya Bey de önemli biri ancak görevine ilişkin bir bilgi yok öyküde. Nurperi Hanım bu dört kardeşin işlerini görsün diye getiriliyor. Sonrası… Sanırım sonrasında Ziya Bey’le bir gönül ilişkileri oluyor. Burası pek açık değil öyküde. Ama ipuçları da yok değil. “Akşamları Samur kedi, Ziya Bey,  Nurperi Hanım üçü bir yatağa giriyorlardı.” Diğer yandan kedinin hadımlığı ile Ziya Bey’in “işgörmezliğine” de vurgu yapılıyor. Belki de Ziya Bey’in ölümü beklenen bir ölüm olduğu için Nurperi Hanım’la aynı yatakta uyuyor.

Savaş kahramanı üç kardeş neşeli ve kalın sesliler. Ziya Bey daha içe kapanık. Alçak sesle tane tane konuşuyor, hep kendinden söz ediyor. Nurperi Hanım’la pek iletişimleri yok. Bu yüzden derin bir yalnızlık içinde kalıyor Nurperi Hanım savaş kahramanı üç kardeşin ölümüyle. Yalnızlıktan alkolik oluyor. Pek evin dışına çıkmayan biri. “Fahri” adında bir kedisi var Nurperi Hanım’ın. Ziya Bey’in pek sevmediği, hatta kıskandığı. Yaşlılıktan çürümüş Ziya Bey, kedinin ya yaşamsallığını kıskanıyor, ya da Nurperi Hanım’la olan iletişimini. Yoksa kediyi ne diye hadım ettirsin? Sanki Nurperi Hanım, bir yandan Ziya Bey’in de ölümüyle özgürlüğüne kavuşuyor, “Düşüne düşüne hayatının en hurda ayrımlarına iniyor” (Ziya Bey ölmese, belki daha düşüneceği yoktu) bir yandan da yapılacak işlerin bitmesiyle derin bir boşluğa düşüyor. Ziya Bey’in ölümü, beklenen bir ölüm ya, yine de Nurperi hazır değil henüz bu ölüme. Ziya Bey’den bir umduğu var. Belki bu yüzden tavan arasındaki antika değerindeki eşyaları bir bir satıyor Üsküdar Çarşısı’nda. Kırk yıldır düşlediği, özlemle beklediği düzayak bir hayat artık çok yakınında. Yaşadıkları evi Ziya Bey’in O’na vereceğini umuyor. İşte bu noktada öykü düğümleniyor. “Işıktan beyazlaşmış çiğ bir aydınlıkta bekliyor” Nurperi Hanım. Her şey, zihni gibi bulanık önünü göremiyor. Cenaze töreninden sonra kim oldukları belli olmayan on kişi, -sanırım mirasçılar- gelip evi dörde bölüp götürüyor.  Ve Nurperi Hanım hiçbir şey y-a-p-a-m-ı-y-o-r. Aslında deniyor olmalı, çünkü evi “parçalamaya” gelenler, O’na yumruk sallıyor. Ancak Nurperi Hanım’ın ne ışığı kalmış ne de doğaüstü iyimser gücü. Tırnaklarını yiyen “saçma” bir “hayvan”a dönüşmüş. Dışarıdan öyle görünüyor. Nurperi Hanım için bu denli önemli olan ev, aslında derme çatma, yirmi evlik bir mahallede yer alıyor. Belki de gecekondu. Ya da savaş kahramanı kardeşler sağken, güzel bir evde yaşıyorlardı da, kardeşlerin ölümü ve Ziya Bey’in de çok yaşlanmasıyla geçim sıkıntısına düştüler ve bu yüzden antika eşyaları sattı Nurperi Hanım. Sonunda da bu eve sığındılar.

Çünkü rakı içtikten sonra evin içindeki eşyalardan nereye kaçsa önüne ya dolap çıkıyor, ya da duvar. Ev, hem bir güvenlik hem de özgürlük simgesi Nurperi Hanım için. Çünkü utana sıkıla saçlarını “alagarson” kesmiş. Kendi kendine! Acaba modernleşmek mi istiyor, yoksa çıldırmış ve ne yaptığını mı bilmiyor? Çünkü istemediği bir durumla yüz yüze gelince ya  “terliklerinin ucuna kaçıyor” ya da “kendini mutfakta bulaşıkların karşısında”  sayıyor.  Gelenler öyle önemsemiyorlar ki Nurperi Hanım’ı öykünün sonunda “tencerenin siyah dibine yapışıp” kalıyor Nurperi Hanım.

Dil konusunun kadınlar için ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Kadınların toplumsal düzeyde varlığının niteliğini, derecesini, biçimlerini ifade ediyor dilsel uygulamalar. Kadın yazarlar için dil konusu daha da önemli. Anadilimiz dediğimiz bir şey var ama bu aslında baba dili. Bunun edebiyattaki en çarpıcı yansıması erkekler yazdığı zaman buna “edebiyat” denirken, kadınlar yazdığı zaman “kadın edebiyatı” denmesi. O zaman şöyle de düşünebiliriz: Demek ki kadınlar, anadilimiz dediğimiz baba dilinin terkibine, bilerek ya da bilmeyerek öyle gizli bir şeyler katıyorlar ki o dil erkeklerin dilinden farklı bir dil oluyor. Ve o dille ifade edilen içerik de farklı bir içerik oluyor. (1)

Sevim Burak’ın en özgün tarafı biçeminde. Öyküsü sadece sözcüklerden ibaret değil. Biçimsel olarak da çok şey ifade ediyor. Zaman zaman anlatılmak istenen, dize biçiminde şiir düzleminde anlatılıyor, zaman zaman da vurgu tek bir sözcükle daha da çarpıcı kılınıyor. Kimi zaman büyük harfle yazıyor sözcüğü ya da tümceyi, kimi zaman noktalama işareti kullanmıyor, kimi zaman da bir paragrafı sözcük aralarına tire koyarak yazıyor. Sözcükler yetmiyor anlamaya ve anlatmaya. Sık tekrarlanan sözcük ya da tümceler her tekrarda farklı anlama gelebiliyor. Örneğin bu öyküdeki “GELDİLER…”  kimi yerde gerçekten gelenleri –insanları- anlatıyor, kimi yerde de Nurperi Hanım’a “gelen” heyheyleri.  Tek sözcükle bile ne çok şey anlatıyor.

Kendisine yazarlığıyla ilgili ne zaman soru sorulsa üç kaynaktan bahseder: Dostoyevski, Kafka ve Tevrat. Öyle görünüyor ki, yazmaya oturduğunda, her zaman için onun asıl meselesi, “Dostoyevski ve Kafka’nın eserlerinden ve Tevrat’tan daha iyisini nasıl yazarım!” olmuştur. Yani, kendini kadın olarak değil, yazar olarak konumlandırmış ve bir yazar olarak, öncülerin dilini kendi dilimle nasıl aşarım diye düşünmüştür. Yani onun birinci meselesi edebiyattır. Öncüleri erkek olduğuna göre, açıkça bir baba dilinden söz ediyoruz. Sevim Burak’ın baba diliyle boy ölçüştürmeye çalıştığı bir kendi dili varsa eğer, bu dil nasıl bir dildir acaba? Ya da şöyle sorabiliriz: Edebiyat dili erkek diliyse, kendini edebiyat geleneği ve kurallarına göre konumlandırmaya çalışan bir kadın yazar, mutlaka erkek dilinin sınırları içinde hapis mi olur? (1)

Öyküleri parçalı ancak dili yalındır Sevim Burak’ın. Parçalı derken, örtük değildir. Bu öyküde örtük anlatılan bölümler, başka bir bölümde aydınlanırken, öykü kişisinin bilinç durumu gereği farklı anlam ve durumlara da işaret eder. Anadili ya da erkek dilinden söz edemeyiz burada. Yazarın kendi oluşturduğu özgün dil yapısına bakarsak, hiçbir gelenek ya da kuralın yazarı sınırlamadığı, edebiyatın ya da yazma eyleminin sınırsızlığına bir vurgu yaptığını da düşünebiliriz.

Öykünün son bölümünde Ziya Bey’in sayıkladığı bir tümce var.
“A n f e r u d u n i c i h a n ı m a n e v i”  …  Nurperi Hanım  “evbölücüler” geldiğinde Ziya Bey’e sesleniyor. Ve Ziya Bey O’nu duymadan, bu tümceyi tekrarlıyor. Belki de ölü o sırada Ziya Bey. Toprağın altında ve yukarıdakilerin anlamayacağı bir dilden konuşuyor artık. Nurperi ölümü kabullenmiyor. Anagram olduğunu düşündüğüm Ziya Bey’in bu sayıklaması bana bir büyü törenini anımsattı. Sanki Ziya Bey giderayak, kurtarabileceği ne varsa kurtarmak istiyor, Nurperi Hanım için. Çünkü O’nun tekrarladığı bu tümceyle boş şişe kapakları, karıncalar, sedef kakmalı sehpa gelip eteklerinin altına saklanıyor.

Yalnızca soba deliğindeki iri örümcek bu çağrıya kulak asmadan ince ayaklarıyla Üsküdar Çarşısı’na yürüyor. Öyle büyük bir yalnızlık ki Nurperi’nin yaşadığı,  karmaşa sonunda derin bir utanca dönüşüyor. Ve öykünün sonunda tencerenin siyah dibine yapışıyor kendisi. Düşle gerçek, geçmişle gelecek, var olanla olmayan ve hayatla ölüm durmadan yer değiştiriyor Nurperi’nin zihninde.

Öyküye genel olarak bir dinginlik,  bir sakinlik egemen. Tümceler ağır ağır okutsalar da kendini, kavramların derinlerdeki devinimini hissediyor okur baş öykü kişisi Nurperi’de. Herkes  bir şeylerini yitiriyor. Dirimini yitiren insan bile nesnelere tutunmaya çabalıyor. Kırım meydan savaşı kahramanları için pelerinler, kalpaklar, kılıçlar, saat kordonları, çizmeler, gümüş nişanlar önemli. Nurperi için de ev. Belki anılar, nesnelerin imledikleri. Belki de güç. Son sözü yazarın kendisine bırakmayı seçiyorum, saygım gereği…

Bence, bir yapıtın çözümü sonunda ele geçen gerçek imgeleme (yapıt’a) aykırı, çok bildik, gündelik bir gerçektir. (2) diyor Sevim Burak kendi öyküleri için. Ve ekliyor… Sanat çevrelerinde, bilgi ve kesinlik arıyorlar. Benimse, yaşamam, tanımam, düşünmem, yazmam, sanı’ya (sezgi’ye) dayanır. Bilgi ve kesinlikle hikâye yazan biri değilim. Bilgilerim, hikâye yazarken beni şaşırtır, bu yüzden, hikâyelerimin içindeki bilgiler, kendiliğinden yanlıştır. Hikâyelerim de kendiliğindendir, yaşam gibi, başımdan geçen bir olgudur. Başımdan geçtikten sonra kavrayabileceğim, yarı bilinçli yarı bilinçsiz, bir olaydır.

Selda Yüksel

(1) Nilüfer Güngörmüş Erdem Sanatçının “Annesinin Kızı Olarak” Portresi
(2) Kitap-lık Dergisi Sayı:71 Nisan 2004  “Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor”
(Yeni Dergi, Sayı: 19, Nisan 1966 ‘dan alıntı)

Ne Okusam

Sevim Burak'ın kızı Elfe Uluç tarafından açılmış olan bir sergi üzerine kızı ile yapılan ve Radikal gazetesinden yayılan bir söyleşi... tıklayınız.

Yazar

Sahibinin Sesi ve Afrika Dansı adlı eserlerin de sahibi Sevim Burak 1931 - 1983 yılları arasında yaşamıştır.

Bağlan



Bu sayfayı ekleyin...
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile