Ara

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

Tehlikeli Oyunlar PDF Yazdır e-Posta

Kitap


Tehlikeli Oyunlar – Oğuz Atay

Kitaplarımın arasında kaybolmuş onlarca notlardan biri düştü önüme şans eseri. Her zamanki uzun ve dar kağıtlarımdan biriydi. Ve üzerinde kendi kendime bile okumakta zorlandığım muhteşem el yazımla  .  “Modernist bağlamda ilk biçimci; romantizm düzleminde soluk alan ilk bireyci...“  yazıyordu. Muhtemelen hangi kitaptan düştüğümü asla hatırlayamayacağım bu “notula” kimden bahsediyor diye uzun uzun düşünmedim. Çünkü biliyordum ki içinden düştüğü kitabın yazarını betimliyordu. Tehlikeli Oyunlar’ın Oğuz Atay’ı....

Çağdaş Türk edebiyatına tartışmasız yeni bir soluk getirip yön veren bir yazarı okumak, onu anlamak gerçekten büyük bir şanstır. Her kitabının önsözünde okurun şansından bahseder kişiler. Bunun nedenleri basittir. Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken gibi eserler “aklın” bize ettiklerini “birey olmanın” ağırlığı altında  bir bir önümüze sermektedir.. Meselesi olan, dert edinmiş, acı çekmiş bir insanın bilincinde bir yolculuktur Atay’ı okumak.  Gerçekten büyük bir şanstır okur için. Tehlikeli Oyunlar, Hikmet Benol’un hikayesidir. Hikmet Benol’un  zihninde peşpeşe akıp giden yüzlerce konu sanki bir anda kağıda akar.Bu akış, okuma sürecinde düzensiz ve karmaşık bir anlatım izlenimi verirken sayfalar ilerledikçe ince ince kurgulanmış nitelikli detaylar akabinde derin izler bırakan birbirini tamamlayıcı bütünler oluşturmuştur.

Bu nedenle Atay  bireyin isyanını dile  getirirken aynı zamanda bireyin sorunlarına iniyor, burjuva düzenine  ayak uyduramayan, topluma yabancılaşmış kişileri kendine mesele edinir. Ve tüm kahramanları, katlanılması güç yaşamlarından kaçarak düş dünyalarına sığındırır. Kaleme gelmiş Hikmet Benol “Dış dünyada kendilerine dayatılan oyunların dışında, kendi oyunlarını gerçek olarak yaşamaya” karar verir. Gerçeğin ve olması gerekenin sınırlarını zorlar.

Oğuz Atay Türk romanının sorunlarından söz ederken şöyle der: “ Halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulamamaktır sorunlardan biri. Kültürsüzlüktür. Duyarsızlıktır. Yüzeyde çırpınmanın verdiği korkunun edebiyat heyecanı sayılmasıdır.” (Atay Oğuz, 2002, Günlük, İstanbul, Sayfa 224)

İşte Tehlikeli Oyunlar’dan tadına doyum olmaz bir alıntı...Bu kitabı mutlaka okuyun.

“Ülkemiz. Ülkemiz, bazı yanlarından denizlerle, bazı yanlarından da başka ülkelerle çevrili; genellikle dört köşe, özellikle çok köşe bir kara parçasıdır. Denizlerin olmadığı yerlerde ülkemiz, noktalı çizgilerle sınırlanmıştır.” “Hani, haritalardaki gibi, değil mi?” “Sözümü kesme. Evet, haritalardaki gibi. Ülkemiz, bir haritaya benzer.” “Kesikli, yani noktalı çizgiler neye benzer, Hikmet Amca?” “Sözümü kesme dedim. Noktalı çizgiler bir şeye benzemez. Noktalı çizgiler, sınır olarak, sınırlarımızda bulunur. Bütün sınırlar boyunca uzun binalar, çizgileri; noktalar da, bunların arasına yerleştirilmiş bulunan gözetleme kulelerini gösterir. Bunlar, üstten bakılınca, haritalara benzer. Uzun binaların ve kulelerin damları kırmızı olduğu için, sınırlar, haritalarda kırmızı çizgilerle gösterilir. Biz, bu sınırların içinde kalırız. Bundan başka, ülkemizin dört bir yanı, köylülerle çevrilidir. Köylülerle çevrili ülkemizde birçok ürün yetişir. Çeşitli iklimlerin kaynaştığı ülkemizin Akdeniz bölgesinde maki denilen kısa boylu, tıknazca fundalıklar yetişir. Sulak bölgelerde ormanlar yetişir, pirinç yetişir. Ayrıca, bir de güneşi olan bölgelerde meyve yetişir. Ülkemizde, eski çağlardan beri birçok medeniyet yetişmiştir; ülkemiz, birbirine benzemeyen birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Bu beşikte birçok medeniyet sallanmıştır, birçok medeniyeti uyutmuşuzdur. En son kurulan medeniyet ekmek medeniyetidir. Bu medeniyetin sürekli oluşunu sağlamak için, ülkemizin birçok yerinde buğday yetişir. Fakat ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyve verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız……

Bu ülkede çocuklara yer yok. Başka ülkelerde varmış, her tarafı yeşil ülkelerde. Biz, büyük bir sabırsızlıkla çocukların büyümelerini bekliyoruz. Onların kafalarına vuruyoruz, adam olmaları için. Seniyezitseni olarak görüyoruz onları. Kafalarını tıraş ediyoruz çabuk büyüsünler diye. Benim içimdeki çocuk büyümedi. (Yirmiüçnisanda onu da bir saatlik başbakan yapsalardı belki büyürdü. Hayır, büyümezdi.) yıllardır taşıyorum içimdeki çocuğu; yaşamadığı için büyümedi hiç, amcası. Öğretmenim! Efendim? Ben evlendim. Ağzınıza biber koyarım, susun bakalım. Evlilikten ağzım çok yandı, öğretmenim. Biz çocuk gibiyiz, değil mi Sevgi? Evet canım, çocuk gibiyiz. Çocukluk ettim, öğretmenim: Ülkemizin sorunlarını çözdüğüm gibi, evliliğin içinden de kolayca çıkacağımı düşündüm. Oysa, heykelbüyükadamlar bile, evlerinde, kim bilir ne zorluklarla karşılaşmışlardır, değil mi? ‘Bu-akşam-ona-evlenme-teklif-edeceğim-nasıl-olur-daha-elini-bile-tutmadım’ sorunu nasıl çözülür öğretmenim? Daha önce vatandaş olarak sorumluluklarımızı bilmeliyiz çocuklar; büyüklerimize karşı ödevlerimizi öğrenmeliyiz. Öğretmenim! Ben, başbakan oldum; ülkemizi yataktan idare ediyorum. Sonra, yataktan kalktım, öğretmenim; Sevgi’ye giderek teklifimi ona bildirmeğe karar verdim: Ben, aşağıdaki sözleri, aklım başımda(pek değildi galiba) ve hiçbir etki altında… Sonra, tozlu yollarda dolaştım, öğretmenim; hemen gidemedim. Güneşi hatırlıyorum, öğretmenim. Çünkü, ülkemizde güneş olmasaydı, toz olmazdı. (Batı ülkeleri temiz olmalarını güneşsizliklerine borçludurlar.) Yolda, bir vitrinin önünden geçerken gözüm camdaki görüntüme takıldı öğretmenim: Gömleğimin arkası, pantalonumun üstünden sarkıyordu, pantalonum da boru gibi olmuştu. Ayaklarıma baktım: Bütün gün tozlu yollarda dolaştığımı anladım.”

“Sosyal gözlemciler de, İngiliz milletinde görülen aşırı bireyciliğin bu tarihten sonra kuvvetlendiğini ve gece yatısı yasağının insanlar arasında bir soğukluk yarattığınıbelirtiyorlar. Saat beş çayının, bu hasreti gidermek için icat edildiği söyleniyor.” (Atay Oğuz, 1997, Tehlikeli Oyunlar Oyunlar, İstanbul, Sayfa 302)

“Bize gelince... durum çok başkadır albayım. Biz her zaman çay içebiliriz. Yemeğin verdiği ağırlıkla koltuklara serilince önce kahve, daha sonra çay içeriz. Göz kapakları uykudan ağırlaşan çocuklar, büyüklerin konuşmalarını dinlemeye can attıkları için, bir türlü yatmak istemezler. Sen bizim Erkan’la yatarsın, yatak geniştir, denir çocuklara. Büyüklere de yer yatağı serilir. Misafirin büyük oğlu da koridordaki somyada yatar. Bütün işlerimizi böyle düzenleyebilseydik albayım, gece yatısı adetimize rağmen gene  de İngilizleri geçerdik. Böyle bir kalabalığı küçücük evimize sığdırdıktan sonra...” (Atay Oğuz, 1997, Tehlikeli Oyunlar, İstanbul, Sayfa 290)

Ne Okusam

BİLİNÇ AKIŞI TEKNİĞİ
Psikolojinin temeline bilinçli düşünceyi koyan William James “düşünce akışı” tabirini ilk kez kullanmıştır. Ona göre bilinç canlı ve hareketlidir. Yine bilinç tekrarlanamaz bir şekilde sürekli bir akış halindedir (James 1950:228).
Bilinç halleri:
1. Her bir düşünce kişisel bilinçliliğin bir parçasıdır.
2. Kişisel bilinçlilik içindeki düşünceler (durumlar) sürekli olarak değişmektedir.
3. Yaşanan her bir düşünce tekrar aynı şekilde yaşanamaz.
4. Kişisel bilinçlilik içinde düşünceler süreklidir ve düşünceler arasında belirgin kesintiler olamaz.

Bu süreklilik içinde uyuşukluk halinden en uç heyecanlı duruma kadar bilincin değişik halleri bulunabilir.  William James, “Bilinç halleri dil ile ifade edilebilir mi?”, sorusunu kendine sormuş gibidir. James’e göre bilincin karmaşıklığını hiçbir dil tam olarak veremez: “objektif olarak konuşursak, bilincin açıkça ortada olan gerçek ilişkileridir. Öznel olarak konuşursak, kendi iç renklenmesiyle onları birbirine eşleyen bir bilinç  akışıdır.” İlişkiler sayısızdır ve hiçbir dil onun tüm tonlarını tam karşılamak kapasitesine sahip değildir.
Ancak bilinç akışı tekniği ile eserler üreten yazarlar, aynı zamanda dünya edebiyatına yön vermişlerdir. Gerçekten uygulanıp uygulanamayacağına okuyan birey, işleyen bilinç karar verir. İşte önerilerimiz...
Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış önemli eserlerden birkaçı:

  • J.D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı
  • Dorothy Richardson’un “Pilgrimage”ı
  • James Joyce’un Ulysses’i
  • Virginia Woolf’un Deniz Feneri, Dalgalar ve Mrs. Dalloway’i
  • William Faulkner’ın “Ses ve Öfke - The Sound and the Fury” ve “As I Lay Dying”i
  • Robert Anton Wilson ve Robert Shea’nın “Illuminatus!”u
  • William Styron’un “Lie Down in Darkness”ı
  • Allen Ginsberg’in “Howl” adlı şiiri
  • Jack Kerouac’ın “Yolda - On The Road”u
  • Samuel R. Delany’nin “Dhalgren”i
  • Hubert Shelby Jr.’ın “Last Exit to Brooklyn”i
  • Hunter S. Thompson’ın “Fear and Loathing in Las Vegas”i
  • Jerzy Andrzejewski’nin “Gates to Paradise”ı
  • A.B. Yehoshua’nın “A Late Divorce”u
  • Will Christopher Baer’ın “Phineas Poe Trilogy”si (“Kiss Me”, “Judas” ve “Hell’s Half Acre”ın tamamında, “enny Dreadful”un bazı bölümlerinde görülür)
  • Song of Solomon
  • Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı
  • Orhan Pamuk'un Sessiz Ev'i
  • Yusuf Atılgan'ın Anayurt Otel'i

 

Ne İzlesem

Vegasta Öfke ve Dehşet

Yukarıda "Ne okusam" bölümü altında bahsi geçen Hunter S. Thompson’ın “Fear and Loathing in Las Vegas”i

1998 yapımı - Yönetmen: Terry Gilliam, Başrollerde Johnny Depp ve Cameron Diaz.

"1972 yılında Nixon Amerika Birleşik Devletleri Başkanı idi, ülkenin gençleri Vietnam'da ölüyordu ve Raoul Duke (Johnny Depp) denen adam tüm bunların üstesinden bildiği tek yöntemle gelmeye çalışıyordu.Gizemli Doktor Gonzo ve Raoul Duke; Las Vegas çöllerinde aynı arabada yol almaktadırlar. Son sürat gitmekte olan arabanın yolcularının her ikisi de kendilerine çığlıklar atarak saldırıya geçmiş olan yarasalardan kurtulmaya çalışmaktadırlar. Radyoda Vietnam savaşını anlatan spikerin sözleri ise çok da fazla bir şey ifade etmemektedir. Çünkü onlar aslında halüsinasyonları ile başbaşadırlar. Otostop yapan bir üçüncü yolcu için durduklarında her ikisi de olabildiğine normal davranmaya çalışırlar. Duke yeni yolcularına görevlerinin ne olduğunu anlatmaya çalışmaktadır."

TİYATRO – TEHLİKELİ OYUNLAR / SEYYARSAHNE - ERDEM ŞENOCAK

"Oğuz Atay’ın, “Tutunamayanlar”ı bitirdikten kısa bir süre sonra yazdığı “Tehlikeli Oyunlar” romanı, Seyyar Sahne tarafından sekiz aylık yoğun bir çalışma sürecinin ardından seyirci karşısına çıkarılıyor.

Son bir kaç yıldır hatırat (“Ben, Pierre Rivière...”-2006), kutsal metin (Eski Ahit - “Vaiz” - 2007) ve mesnevi (“Kuşlar Meclisi” - 2008) gibi “tiyatro dışı” metin türlerinin dramatik olanaklarını araştıran grup bu kez bir romanı tek kişilik bir oyun olarak sahneliyor.

Tehlikeli Oyunlar”, Hikmet Benol karakterinin varoluş mücadelesi üzerinde şekillenen ve diyalogtan monoloğa, ben-anlatıcıdan tanrısal-anlatıcıya, mektuplardan günlüklere ve şiirlere, didaskalilerden kaleydoskopik görüntüler oluşturan bilinç-akışlarına kadar birçok yazın tekniği ve türüyle anlatım olanaklarının sınırlarının zorlandığı uzun soluklu bir romandır.

Seyyar Sahne uzunca bir süredir, hareket, ses ve nefesin objektif çözümlemeleri ve bu analizler yoluyla icrasını temel alan oyunculuk çalışmaları yürütmektedir. “Tehlikeli Oyunlar” bu araştırma ve çalışmaların doğal bir uzantısı olarak da görülebilir."

Yazar

OĞUZ ATAY

30 Eylül 1972 tarihinde Pakize Kutlu’nun “Yeni Ortam” için Oğuz Atay’la yaptığı söyleşi Atay’ı kendi ağzından tanımak ve anlamak için küçük bir fırsat verdiğini düşünüyoruz. Bu kısa ve keyifli konuşma mutlaka okumalısınız...

P.K.: 1970 TRT Roman ödülünü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar’a karsı, elestirmenlerimiz genellikle yaklasmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?

O.A.: Elestirmenlerimizin, daha doğrusu uzun suredir yazmayanların dısında olanların kafasında belirlenmis, sınırları cizilmis bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yuzden bir kitabı, bu olculere uyup uymamasına gore değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım bir bakıma karmasık ve alısılmadık sayfalar icin henuz bir kalıp bulamadılar.

P.K.: Oğuz Atay romanının yapı, içerik ve anlatım çesitliliği bakımından anlasılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değisiklikler, sıçramalar ve hız, okurun romana girmesini bir ölçüde güçlestirmiyor mu? Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düsündürücü değil mi?

O.A.: Ulkemizde okur sayısı oldukca dusuk. Buyuk kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dısında bir okuyucu kitlesi bulduğunu sanmıyorum. Ustelik aydınlar bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya baslayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin ustesinden gelmis okuyucuların, ilk bakısta yorucu gorunen sayfalar arasında gucluk cekmeyeceğine guveniyorum. Okuryazarı az olan ulkemizde bile, okuyucular boyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, bircok yazarımızın aklından bile geciremeyecekleri bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak, yazmak istediklerini sadelestirme cabasına girisenlerin de neden oturup yazdıklarını anlamıyorum.

P.K.: “Tutunamayanlar” ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?
O.A: “Tutunamayanlar” ile cok basit bir is yapmak istedim: Đnsanı anlatmayı dusundum. Kapalı dunyalar icinde yasayan yazarların bile bu cumleye hemen isyan edeceğini; peki herkes ne yapıyor? Diye ofkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerceği soylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarının iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan buyuk romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak buyuk nazariyelerim, onları pesinden kosturacağım buyuk ulkulerim yok. Ya da insanlara, ozellikle tutunamayanlara saygım buyuk olduğu icin, acıyorum onlara; boyle buyuk meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı turlerinin konusu olduğunu
sanıyorum.

P.K.: Tutunamayanlar’dan Selim Isık kimdir?

O.A: Selim Isık, bircok tutunamayanın bileskesidir. Đntihar eden bir arkadasım Ural var; ama butunuyle Selim Isık o kadar değil. Belki ben varım. (Bu cumleyi yazmayın) Adlarını saymanın sakıncalı olduğu bircok arkadasım var. Herkesin “tutunan” olmak istediği bir ulkede tutunamayanlığı secen Selim Isık’la yakınlığı olmak bircok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim oldu; Selimlik de olmustur. Basarının insanı sevimsizlestirdiğini yazmıstım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanasamadığını goruyorum. Neden yanassınlar? Bir arkadasımın dediğine gore
ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa cağırıyormusum. Henuz bir karsılık alamadım.

P.K.: Ya Turgut Özben?

O.A: Turgut Ozben’in durumu farklı bir bakıma. Turgut, butun cabasına rağmen tutunamıyor. Bu acıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kisinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya cıkarak hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği icin kata, arabaya ve kucuk burjuva nimetlerine bos verip tutunamamayı seciyor. Selim’le birlikte Selim oldukten sonra yola cıkıyor. Son olarak bir trende gormusler onu. Belki yolculuğu bitmemistir daha.

P.K.: Bir de hikayeniz yayımlandı. (Yeni Dergi, Eylül 1972 sayısında) Roman ve hikaye bağıntısı üstüne düsündükleriniz? Bugün hala ayrı türler olarak tanımlanabilir mi?

O.A.: Bugunlerde hikaye yazıyorum. Kısa yazmaktan baska bir meselem yok; cunku 60 sayfalık bir hikaye yazdım, bastırması guc oluyor dergilerde. Romanda siir, oyun, makale (hepsi uydurma elbette) gibi bircok turden yararlanmıstım. Romanın bu bakımdan hikayeden farklı imkanları var herhalde. Đkinci romanım “Tehlikeli Oyunlar” da ozellikle oyun parcaları var. Bunun dısında bu iki tur arasında farklar varsa onu elestirmenler daha iyi bilirler.

P.K.: Yazarlarınızı açıklar mısınız? Neden sevdiğinizi gerekçeleriyle.
O.A: Sevdiğim yazarların basında Kafka ve Dostoyevski’yi sayarsam “Tutunamayanlar”ı okuyanlar icin sasırtıcı olmaz herhalde. Đnsanı, bu arada Selim Isık’ı yalnız bırakanların dunyasında boyle yazarlara da tutunamazsak sonumuz ne olur? Goncarov’un “Oblomov”u bir zamanlar hepimizi cok sarsmıstı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan da etkilendiğimi sanıyorum. Đnsan roman yazmak isteğine, bir yazarın dediği gibi, baska romanlara heyecan duyarak kapılıyor. “Hayatı roman” olanların yazdığı pek gorulmuyor.

Bağlan



Bu sayfayı ekleyin...
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile