Ara

Dinle (Podcast)

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

Narteks - Sıtkı Altuner PDF Yazdır e-Posta

Sahaflar hakkında ön incelemelerimizi yaptık. "Sahaf" kelimesinin anlamı, çevremizdeki sahaflar, eski kitaplar, yeni kitaplar, kitap fuarlarında sahaflara ayrılan yerler derken not defterimize yazdığımız bir dolu soru ile Narteks'in (Meşrutiyet Caddesi Aslıhan Pasajı No:10/46 Beyoğlu - Çiçek pasajına girince soldaki han) yolunu tuttuk. Beyoğlu'nda dondurucu soğukta yapılan hızlı bir yürüyüşün ardından Narteks'in kitap kokan atmosferini içimize çeker buluyoruz kendimizi. Sıtkı Bey bizleri güler yüzü ile karşılıyor ve biz içeri girer girmez çayı ateşe koyuyor, anlıyoruz ki, sohbetimiz sıcak, candan ve oldukça keyifli olacak! Nitekim öyle de oluyor... Bundan sonra olanları sizlerle paylaşıyoruz.

Sohbetimize başlamak üzereyiz, son denemelerimizi yapıyoruz. İçeri bir müşteri giriyor:

- Büyük sınav diye bir kitap arıyorum da?
- Kimindi?
- Daren Sheen diye yazılıyor...
- Yok, maalesef...
- Peki sağolun.

İşte burada aklımıza kocaman bir soru işareti daha takılıyor: koca dükkanda binlerce kitabın arasında, ortada bilgisayar ya da kitapların listesinin olduğu bir fihrist yokken, yaklaşık bir - iki saniye içerisinde müşterinin sorduğu bu kitabın olup olmadığının cevabını nasıl verebiliyordu üstat Sıtkı Bey? Bunu da sormalıyız. Not ediyoruz...

Devamı için "Daha fazla" bağlantısını tıklayınız.

 

Kitap Kokusu (KK) - Klasik bir başlangıç yapalım isteriz: Kapıdan girerken bizleri içeri buyur eden isim "Narteks", anlamı nedir acaba?

Sıtkı Altuner - Narteks (SA): Narteks bir bitkinin adı. Antik çağlarda kandiller yokken ateşin taşındığı, Ege'nin iki yakasında da (Yunanistan tarafında adalarda yetişir, Anadolu’da da Antalya'ya kadar yetişir.) yetişen, boğumlarında yer alan kimyasal madde dolayısıyla ateş taşıyabilen bir bitki. Zaten "Nar" Luvice'de ateş demektir. "Tek" "Apotek, diskotek gibi kelimelerdeki "tek" yani "taşıyan, bulunduran, koruyan" demek. (Sıtkı Bey daha sonra bize Narteks'i gösteriyor. Fotoğraftaki bitki) İşte ben o bitkiyi kitaba benzettim ve insana da. Zaten kartımda da bunu ifade ettim: "Narteks ateşi taşıyan bir bitkidir ki kitaba benzer ve insana da". Narteks, kitaba, içinde taşıdığı aydınlık ve ateşle benzer ki bizi insanlaştıran da odur. Gerçek insan da içinde bir aydınlık ateşi taşımıyorsa insan değildir. Bu açılardan Narteks benim için gerçekten farklı ve ayırıcı bir anlama geliyor.

Sohbet, Narteksin ateşinden, Mevlana'ya, oradan Brecht'e kadar uzanıyor ve sohbetimiz ilerledikçe, çaylarımız da hazırlanıyor. Dışarının soğuğundan sonra Sıtkı Bey'in sıcak sohbeti ve çay çok güzel geliyor.

KK- Narteks'in ateş taşıyan olduğunu öğrendik, o bitkinin doğasında var. Peki sizin doğanız? Siz nasıl karar verdiniz "ateş taşımaya"?
SA- Ben Pazarörenliyim. (Bunu da kıvançla söylerim.- batıda ipek yolunun gelip düğümlendiği nokta) ve öğretmen okulu mezunuyum. Biliyorsunuz, eskiden köy enstitüleri vardı. Ne var ki bu enstitüler zaman içerisinde "komünist yuvası" olmakla suçlandılar ve ortadan kaldırıldılar. Aslında gerçek sebep ne bunların komünist yuvası olması ne de zararlı olmalarıydı. Aslında bu enstitülerin amacı Kemalist ilkeleri yaymaktı. Asıl sebep toprak ağalarının ve bir kesimin bu enstitülerin köylünün gözünü açacağından, aydınlatacağından korkmasıydı. Bu nedenle de kaldırıldılar. Aslında 49 yılına gelindiğinde köy enstitüleri kurum olarak hayatına devam etmesine rağmen içleri boşaltılmıştı. İşte bu yıllarda benim köyümde yer alan enstitüdeki bir kısım kitap da "komünist" içerikli olarak yaftalanmış ve toplanarak enstitü kantinin üst raflarına istiflenmişti. Günün birinde, bir yolunu bulup kantindeki bu kitapları ateşe verdiler. (Böyle durumlarda genelde  hazırladıkları kılıf olan "komünistler kitap yaktı!" söylentisini yayarlardı.) Yangın başlayınca "Kurs yanıyor!!!" diye köylü olay yerine koştu. Biz de annem ve teyzemlerle hemen oraya gittik. Ben o zamanlar çok küçüğüm, dört yaşındayım. Zaten o gün olanlara dair anlattıklarımın yarısını hatırlıyorum yarısını da annem ve teyzem anlatmıştı. Dış kapının girişinde sac levha ve üzerinde de parmaklıklar vardı. Sac levhanın üzerindeki parmaklıklara tutundum; Çenem ancak parmaklıklara yetişiyordu. Oradan yangını korkulu gözlerle seyrediyordum. Tavan göçerken yukarıdaki kitaplar, sayfaları açılarak ve yanarak düşüyorlardı. Pır pır sesi çıkararak düşen kitapları görüp, "Kuşlar yanıyor!!" diye bağırmışım. Kuşlara olan sevgim ve kitapların bu şekilde alev alev yanması sanıyorum bilinçaltıma bu olayla yerleşti. Hayatımın geri kalanında kitaplara olan sevgim ile onları koruma isteğim biraz hastalıklı da olsa bu olay ileri geliyor diye tahmin ediyorum. Bu olayla başlayan hikayem hayatım boyu topladığım kitaplarla bugün 400.000'e yakın kitaplık bir arşive sahip olma noktasına getirdi. Bunların içinde kitap müzesi kurmayı planladığım 50 - 60 bin kadar da kitabım var.. Hayatlarımızdan (kızımın, eşimin) çaldığım kaynaklarla bu kitapları aldım... Aslında, bazılarının yaşamak dediği şey bende farklı tezahür ediyor... Uzatmayalım, hayatımın ilerleyen döneminde Edebiyat öğretmeni oldum. (Öğretmen okulunda okurken de, en çok okuyan öğrenciye verilen ödülü birkaç istisna ile ben almışımdır.) Öğretmenlik hayatım boyunca da okumaya ve kitap toplamaya devam ettim. Bu süreçte tayin olduğum illerde, yanımda götürdüğüm kitaplarla  Anadolu’yu gezdim. Gezerken kitaplarımı dinamit sandıklarında taşırdım. Hanıma bir iki sandık ayırır geri kalanlarında kitaplarımı taşırdım. Ayrıca, profil kitaplıklarım vardı. Bunları da her gittiğim yerde kurar kitaplarımı bunlara dizerdim. Ömrüm boyunca hep kitaplı bir adam oldum ve kitaplarım dolayısıyla başıma garip olaylar da gelmedi değil: 12 Martta kitaplarım nedeniyle sıkıyönetime gittim. 200'ün üzerinde kitabım sıkıyönetim komutanlığına götürüldü. En son Tunçbilek’teki kooperatif evime taşınırken, hamallar yarı yolda sandıkları bıraktılar ve dediler ki, bunlar çok ağır, canımız çıktı, yükledik filan ama devam edemeyeceğiz, para filan da istemiyoruz. Sandıkları öylece bırakıp gittiler. Bir keresinde, kitapları taşıdığım kolilerin üzerinde, vim vs gibi deterjan şu bu markası olduğundan, taşınırken orada bulunan meraklı kişiler, "buraya bakkal dükkanı mı açacaksınız?" diye sordular. Kolilerin içinde kitap olduğunu söyleyince de korkan gözlerle baktılar. Bizde kitap korkulan bir şeydir. Aslında çoğu zaman lafı geçtiğinde insanlar "Ben çok okurum, bayılırım, evimin yarısı kitaptır" kabilinden cümleler kurarlar, ama baksanız evlerinde ya 100 kitap vardır ya 200... Tabii eskiden de bir iki kitap okuyup, daha fazlasını okumaya gerek yoktur anlayışı birçok rejime hakim olmuştur; adeta kutsal kitap gibi, örneğin Mao'nun kitabını okuyup onun sözlerini ezberlemek yeterliydi. Tıpkı tanrı buyruğu gibi uyulurdu onlara... Aslında bu durum rejimlerinde işine de gelmiştir. Bu rejimlere sosyalizm de dahildir. O nedenle de okumak tarih boyunca teşvik edilen bir şey olmamıştır.

KK - Bu söylediklerinizden anlıyoruz ki kitabın içinde taşıdığı ateş el yakıyor?
SA - Kesinlikle, ama yine de onun aydınlığını bilenler yanmayı da göze alıyorlar, tıpkı pervaneler gibi onun etrafında dönüp duruyorlar. Dünyanın en güzel düşleri onların içinde.

Her kitap başlı başına bir dünyadır diyerek, sohbeti başka bir yöne çekiyoruz:

KK - Biraz önce kitap müzesinden bahsettiniz. Nedir kitap müzesi?
SA - Aslında bu benim en büyük düşüm ve de yaramdır kitap müzesi. Kurmayı düşündüğüm kitap müzesinde, kitapların ilk baskıları, nadir kitaplar, kitapların kendi tarihlerine ilişkin anekdotlar, imzalı, imzasız, yerli, yabancı yayımlar, hatta ulusal kütüphanelerde bile bulunmayan kitaplar olacak. Kitaplar hiçbir şekilde satılamayacak. Sergilenen kitaplar sayesinde kültür, gelecek kuşaklara aktarılacak.
Ne var ki bu düşüme giden yolda hep engellemeler ve örselemelerle karşılaştım. Sahafın vitrininde gazetede çıkmış "En büyük dileği kitap müzesi kurmak" gibi bir yazı vardı onu da kaldırdım. En son 2010 yılı komitesinden bir görevli geldi, ancak kinayeli ve küçümser tavırları nedeniyle onları da reddetmek zorunda kaldım. Kitap müzesi projesini oluşturmaya başladığımdan bu yana bu projemi sahiplenmek isteyenler oldu, ancak bunların bir çoğunu samimi bulmadım. Özenle oluşturduğum 50 - 60 bin kitaptan oluşan arşivi sahiplenmek, bundan nemalanmak isteyenler oldu. Oysa, yemeden içmeden onca sene bu kadar kitabı biriktirdikten sonra bu paha biçilmez arşivi kimseye satmak istemiyorum. Bu noktada şunu da açıklamak isterim: Ben al - satçı değilim ve al - satçı mantığıyla iş yapan sahaflara da şaşıyorum. Kendine 100 - 200 kitap ayırmadan bu işi yapanlar var. Ben onlara sergici diyorum. Para eden ne ise onu sergiler ve hemen satarlar kitabı, ben satmam, satamam. Kitaba ve okuyana saygıyı yitirmiş insanlara da çok rastladım. Bir keresinde Beyazıt sahaflar çarşısında, "Hocam bu kitabı okuyanlar delidir." diyen bir sahafa rastlamıştım. Sözün özü biz okuyan bir toplum değiliz.
İşte böyle bir ortamda ben kitaplarımı özenle biriktirdim. Eskiden beri yazılı eserlerin ilk baskılarını, nadir örneklerini elime geldikçe sakladım. İlk 5 - 10 bin kitaptan sonra birçokları da benim bu ilgimi bildikleri için kitaplarını bana getirdiler. Bir kısmını satın aldım (Bazen aynı kitaptan elimde 2 - 3 tane olsa da en iyi örneği budur diyerek kitabın aynısından başkalarını da aldım.), bir kısmını ise kitap müzesi fikrini bilen dostlar getirip bana emanet ettiler (Onlara karşı da borçluluk duyarım.). Bu sayede kitap müzesinde koymayı planladığım, sayısı 50  bini bulan bu kitaplar bir araya gelebildi. 
Bu kitap müzesi fikri ortaya çıktıktan sonra bu hayalimi gerçekleştirmek üzere birkaç proje vardı, ama şimdilerde umudum azaldı. Hiçbirine bel bağlamak istemiyorum. Zaten, çocukluğumdan beri bu ülkede doğru düzgün bir kültür politikasına rastlamadım. O nedenle projeler gerçekleşmedikçe bir şey söylemek istemiyorum. Aslında benim müze fikrim, çekirdek bir ulusal müze. Bunu kurabilirsek, daha sonra bu sayı da artacaktır. Sanıyorum en iyisi bir vakıf kurup, satılamaz ve devredilemez kaydıyla eldeki kitapları vakıf envanterine geçirmek. Zira, kitapların üniversitelerce, belediyelerce hangi koşullar altında saklandığını biliyorum. Koca koca kitaplıklar orada burada yok olup gittiler. Zaman içerisinde Çankaya Belediyesinden ve İstanbul Üniversitesinden kişisel olarak hassasiyet gösterenler de oldu, ancak bunlar da somutlaşamadılar. Bunca sayıda kitabın arşivlenmesi düzenlenmesi için oldukça geniş bir alana ihtiyaç var. Düşünüyorum da günümüzde bir futbol kulübünün bir futbolcu transfer etmek için milyonlarca dolar harcaması mümkünken, kültür hazinesi kitaplar için kaynak ayrılamaması çok üzücü.
Yine de umudumu yitirmeden müzeyi kurabileceğim günü özlemle bekliyorum.

Sıtkı beyin bu düşüncelerine ortak olmamak elbette mümkün değildi. Bu düşünceleri paylaşırken, aklımıza başka bir soru takılıyor:

KK - Peki Sıtkı Bey bu kadar kitabı nerede ve nasıl saklıyorsunuz?
SA - İki evimde saklıyorum. Bir Beyoğlu’nda kaldığım ev bir de kooperatif evimde.

KK - Bakım?
SA - Bakım maalesef yok. Önceleri raflar yaptırdım, ama kitap sayısı arttıkça aralarından geçilebilecek alanlar da zaman içerisinde doldu. Şimdilerde her yer kitap dolu. Tüm kitaplar üst üste.

(Sohbetimiz ülkede kültüre karşı duyarsız yaklaşımdan, Atatürk'ün bu ülkenin kuruluşu sürecinde kültürel zenginliğe verdiği değere, öngörülülüğüne, sonrasında gelenlerin ne kadar sığ olduğuna kadar genişleyip gidiyor ve sonra tekrar kitaplara dönüyoruz...)

KK - Bunca sorun ve sorumsuzluk varken, sahafların sorunlarına eğilen bir meslek örgütü yok mu?
SA - Sahaflar Derneği Ankara'da kurulmaya çalışıldı. Ben de üyelerinden biriydim, ancak İstanbul'daki üyeler de dahil, oldukça samimiyetsiz yaklaşımlar vardı. O nedenle ben de bu oluşumdan ayrıldım. Genel yaklaşım, para kazanmak temelli girişimlerin ortaya konması yönünde oluyor. İstanbul'da hatta bu pasajda da bir dernek kurulmaya çalışıldı, ancak genel olarak bir sonuca varılamadı.

KK - Sıtkı Bey sahaflardan bahsedip duruyoruz da, ikinci el kitap satan herkes sahaf mıdır? Yani, etrafımıza baktığımızda neredeyse her köşe başında kitap satan bir dükkana veya ikinci el kitap satan sergilere rastlıyoruz. Sizinle buluşmaya gelmeden kısa bir araştırma yaptık ve Türkiye iş kurumunun meslek tanımlamasına rastladık. Buna göre sahafın meslek tanımı şöyle "Piyasada bulunmayan ya da az bulunan, baskısı bitmiş, eski kitap, dergi ve dokümanların ikinci elden alım satım işlerini yapan kişidir." ..?
SA - Oh, ne güzel! Orada geçen "ikinci el" kavramı bir Amerikan kullanımıdır, "eski kitapları satan" bile denilememektir. Sahaf, eski kitapların bilgisine, kültürüne sahip olan, o duruşa sahip olan kişi olmak gerekir. Ben meslek hayatım boyunca sahaflık niteliğini bu duruşuyla yansıtan çok az insana rast geldim. Çoğunluk, çöp satımı yapıyor. Günümüzde, yer alan sahaf festivalleri vs. "panayır" olmaktan öteye geçemiyor.

KK - Son dönemde Tüyap’ta yer alan sahaflar çarşısında veya Beyoğlu’nda açılan sahaf fuarlarına ne dersiniz?
SA - Bu tür organizasyonlarda genelde belli kuruluşlara yakın olanlar iş yapıyorlar. Bu fuarlarda sergi açanların çoğu üç - beş kuruş için savaştı. Bugünkü anlayışta sahaf şu demek: çöp fiyatına kitap satan ya da insanlara çöpü kitap diye satan. 1 liranın pazarlığını yapan, ucuz kitap almaya çalışan esnaf. Bu anlayış maalesef insanların beklentilerine de yansımış vaziyette. Örneğin geçenlerde tiyatrocu bir bayan geldi, bir kısım kitap seçtikten sonra: "bunlara ne vereceğim" diye sorunca ben de ister istemez: "Kiloyla mı söyleyeyim metreyle mi?" dedim. O da bunun üzerine "götürü bir şey söyle" dedi. Bunun üzerine oldukça sinirlendim ve kitapları satmayacağımı ifade ettim ve dükkanın kapısını gösterdim. Düşünebiliyor musunuz yaklaşımı? Ama bununla birlikte hassasiyet gösterenler de var. Kitabın, sanatın, edebiyatın değerini, paha biçilmezliğini bilenler. Mesela zaman zaman öğrenciler gelir, onların inceliğinden, kitabı tutuşundan yaklaşımından belli olur duruşları. Onlara kitabı veririm, karşılık istemem.

Aslında konuşmamız boyunca görüyoruz ki, söz her defasında "insan olmak" noktasında toplanıyor. Nereden başlarsak hangi soruyla yola çıkarsak çıkalım, Sıtkı Hocayla sohbetimiz bizi, kitabın içinde taşıdığı ateşle, insan olmak yolunda pişmeye yöneltiyor. Kitap okumak, insanca bir iştir, insan onuru gerektirir ve Sıtkı üstada göre sahaflık da o onuru taşımadıkça, al satıcılıktan öteye geçemiyor. Hatta kendi deyimiyle yapılan iş "sergiciliğe", "sahafçılığa" dönüşüyor ve bunun ötesine geçemiyor. Malum yaşadığımız dönem, gerçekliğin yerini sanalın aldığı bir dönem. Hal böyle olunca da kitabın ruhuna inanan Sıtkı Bey'e e - kitabı soruyoruz:

KK - Kandil çıktıktan sonra Narteksin kullanım alanının daraldığından bahsetmiştiniz. Günümüzden de ateş taşıyan kitaplar elektronik kitaba eviriliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce e - kitap, basılı kitabın yerini alabilir mi?
SA - Bu pek mümkün değil. Orada sanal bir ortam var. Kitaplar sanal değildir, kendi kendine var olan varlıklardır, ruhları vardır. Daha evvel de belirttiğim gibi ruhu olan bu varlıkların ikinci eli olamayacağı gibi sanal olarak var olmaları da mümkün değildir. Kitap metanın ötesindedir. Benim bir ozan dostum "Hocam, bana Nazım imzalı bir kitap bul ne olur, yüreğimin üstünde taşıyacağım. Buraya bir cep yaptırıp özel olarak orada taşıyacağım" demişti.

Bu anektod üzerine bir kez daha durup düşünüyoruz... Bundan sonra sohbetimize bir müddet daha devam ediyoruz. Sıtkı Hocanın hoş sohbeti, kitabın ateşiyle ve içinde bulunduğumuz ortamda içimize bol bol çektiğimiz kitap kokusuyla karışınca başımız dönmeye başlıyor. Başka alemlere dalıyor ve kitapların içinde yitip gidiyoruz. Eğer siz de içinizde bir ateş taşıyorsanız ve daha fazlasını istiyorsanız, NARTEKS'e uğrayın...

KK - Sıtkı Bey çok teşekkürler hoş sohbet için.
SA - Ben teşekkür ederim, her zaman kapılarım açık, yine beklerim...  

Yüzümüzde bir tebessümle ayrılıyoruz, Beyoğlu'nun buz gibi soğuğunda kalabalığa karışıp kayboluyoruz, ama içimiz cayır cayır yanıyor.



Bu sayfayı ekleyin...
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.

Yorumlar  

 
0 # 2012-02-28 21:25
Artık VARLI Betikliği oldu galiba ama onu oluşturan kitap paketlerini çok taşımıştım çocukken. Sıtkı ağabeyle uzun yürüyüşlerde , kitapçıları gezerken....SELAM OLSUN ONA YILLAR VE YILLAR ÖNCESİNDEN.
Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile