Ara

Dinle (Podcast)

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

Gergedan Kitabevi - 1. Bölüm PDF Yazdır e-Posta

Durmadan yinelenen varoluş felsefesinin temeli, dünyanın “saçma olduğu” yönündedir. Ionesco’nun Gergedanlar oyunu, dört duvar arasında, çalıştığı işyerinde kendini mengeneye sıkışmış hisseden, bir türlü anlam veremediği bu “saçma” dünyanın alkol sayesinde katlanılabilir bir hal aldığına inanan Berenger’ ın hikayesidir. Sığlaşmak, yabancılaşmak, iletişim kuramamak üzerine kara güldürünün tüm nimetlerini kullanır Ionesco oyun boyunca. Belli ki kendi anlatmaktadır.

“Varoluşçu felsefenin ana meselesi, insanın kendi hayatına anlam kazandırabilmesi, sorumluluklarının bilinci içinde özgür iradesini kullanarak ahlâkî değerler sistemi içinde kendisini yaşama adamasıdır.”

İlk başta, içkinin verdiği tatlı huzur ve rehavet ile yaşamı dışarıdan izleyen biri olan  Berenger, etrafındaki insanla bir bir  gergedana dönüşmeye başlar. “Aslında kötü değiller. Hatta bir tür doğal masumlukları var. ama artık alışmaya başlıyorum…. Zamana uymalı,,, Düşlerine kaç. Onlara sığın….Bunlar neşeli insanlar, şarkı söylüyorlar. Çıldırmışa da benzemiyorlar. Kibarlar, kenara çekiliyorlar… Madem böyle, başka türlü olamadığı için böyledir,” diye kendi kendilerini aldatan toplum karşısında bir süre sonra kendini sorgulamaya başlar Berenger. Kendi sorumsuzluğunun ve kayıtsızlığının payı var mıdır? Tüm sorular ve tüm cevaplar bir noktaya çıkar oyunun sonunda. Otoriteye boyun eğmeden, kişiliğinden ödün vermeden, başkaldırarak, tüm insanları kapsayan koşulsuz bir sevgi ile bulunan, yaşamın gerçek anlamıdır.

Birazdan okuyacaklarınız gergedanlara ve gergedanlaşmaya karşı asil bir duruş sergileyen içimizdeki Berenger’lerin hikayesidir.

“Eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Birkaç sayfa okuduktan sonra burada olmak istemeyeceksiniz. Bu yüzden unutun gitsin. Gidin buradan. Hala tek parçayken hemen kaçın” Tıkanma.*

* Gergedan Kitabevi raflarında yazılmış bir not.

Yıl 2014 güzel bir sonbahar gününü öğle saatlerindeyiz. Adımlarımız Bağdat caddesinde bulunan Gergedan Kitabevine doğru yol alıyor. Birkaç hafta önce kitabevini ziyaret edip Kitap Kokusu adına bir söyleşi yapmak istediğimizi ilettiğim zaman ışıl ışıl bir bakışla karşılaşmıştık.

Güzel, çok güzel… elbette ne zaman isterseniz demişti Eylem Hanım.

Aynı yaklaşımı hafta içerisinde defalarca telefon açıp onca işinin arasında zaman ve tarih için teyid almaya çalışırken  Rüyam Hanımda sergilemişti. Kapıda içeri girer girmez aynı aydınlık gülümsemeyle karşılandık. Bizim için özenle hazırlanmış köşeye geçip kayıt cihazımızın “kaydet” tuşuna bastık.

[KK] - Nasıl başlayalım? Öncelikle Gergedan’ın hikayesi...

[Rüyam Hanım] Gergedan hikayesini anlatayım. Gergedan’ı  ilk kuran kişi Tarık Bey ve eşi Mine Kaşkal. 85’te kuruyorlar.İlk başta düzlem yayınları diye bir yayınevi var aslında sonradan bunu kitabevine çevirmeye karar veriyorlar. Kitabevinin ismini de ne koyalım diye düşünürlerken Gergedan edebiyat dergisi o sırada kapanmanın arifesinde, 11-12 sayısı çıkmış durumda. Enis Batur’da dostları. Onun hem isim hem logo kullanalım mı hemde derginin hatırası olarak kalır diye düşünüyorlar. Ve adım atıyorlar.

Yazının devamı için TIKLAYIN


Bir de Ionesco’nun “Gergedanlar” oyunu vardı; gergedanlaşmamak üzerine bir oyun… “Shakespeare and  Company” gibi hem dergiyi hem de oyunu anmak için koyulmuştur. Logosu aynı zamanda derginin de logosudur zaten Dürer’in yapmış olduğu gergedan çizimi. 2008’e kadar...2008’de Tarık Bey kapatmak istemiyor devretmek istiyordu. Ne yapayım diye düşünüyordu. Bazı sağlık sorunları vardı… Biraz yorgunluk belki… Ben de müşterileriydim o dönem. Sohbet ederken işte gerçeğe dönüşüverdi birden. Ben aslında insan kaynakları yöneticisiydim on beş yıl boyunca… Bir yıl ara vermiştim işe evdeydim.  O sırada daha çok kitap alıyordum herhalde daha sık gidip geliyordum... Tarık Bey’le konuşurken; o ana kadar hiç aklımda olan birsey değildi. Sonra devraldım ben de ve 2008’den beride benim. Aynı isimle... Ayrıca isim ve logonun patentini aldık biraz daha resmileştirdik. Ondan sonra aynı mantıkta, aynı çizgiyi koruyarak devam ediyoruz.

[KK] - Biz kendi aramızda konuşurken gerçekten bizim gözümüzde bir Don Kişot’luk yapıyorsunuz burada, İstanbul’da çok büyük kitabevleriyle hem rekabet etmek hemde hedef kitlesi olarak okuyucusu çok az olan ülkede böylesine nitelikli eserler satmaya çalışmak; bu konuda okuyucuya ulaşmaya çalışmak çok çok özel bir çaba gerektiriyor olsa gerek....

[Rüyam Hn.] Çok... Çok çaba gerektiriyor. Zor; bazen biraz moral bozukluğu oluyor olmuyor değil. Çünkü yaklaşık 7 yıldır ağır şartlar altında çalışıyoruz Bizi destekleyen insanlar, işte mahallemizin kitapçısı diyen sadık müşterilerimiz sayesinde devam ediyoruz. İlkerlimizden ödün vermeden, her okura, her türlü yayınevine aynı mesafede durarak direniyoruz.Burada gördüğünüz eserler, çoğunlukla kendi seçkimiz. Eylem’in ve benim... Kendi seçtiğimiz kitapları, yeni çıkanları mümkün olduğunca yakından takip ederek; mümkün olduğu kadar çeşitli kitap tutmaya çalışıyoruz. Kendi siyasi görüşümüzde olmayan kitapları da yine “düşünce özgürlüğü” kapsamında bulunduruyoruz muhakkak. Ama edebi açıdan ya da inceleme araştırma açısından baktığımızda çoğunluğa bakınca da belirli bir görüşü de yansıtıyoruz elimizde olmadan... Biraz kapitalist düzene karşı...öyle bir yapımız var. Sisteme karşı duruyoruz.

Mesela bizi çok seven ve bu yaka oturmayan bir müşterimiz bize gelip böyle güzel bir cumartesi gününde hani şu kitapları istiyorum diye söyledi bizde çıkarttık verdik, Yanında da bir arkadaşını getirmiş, belli ki iyi okuyan bir beyefendi. İşte ona dedi ki “Bak burası yıllardır kitap aldığım bir yer, seçkileri çok iyi desteklemek lazım. Sen de bak; o kadar alıyorsun; buradan da al. Bu tarafta da oturuyorsun, benim gibi karşıdan da gelmeyeceksin.” Bu hoş yaklaşımın hemen ardından yanındaki beyefendinin bana ilk sorduğu şey yeni çıkanlarda “indirim var mı?” oldu mesela…

Şimdi normalde ters bir insan değilimdir. Ama bu soruya “Neden ?” diye sorma ihtiyacı duydum. Kendisi de “Çünkü falanca kitabevi %20 indirim yapıyor.” dedi. E tabi bu bakış açısıyla gelen hele de okuyan insanlar yeni çıkan bir kitapta yüzde yirminin hesabını yaparak karşıma geldiğinde… Bazen sabrı kalmıyor insanın. Bende “Yapmıyoruz” dedim. “Onlar kadar çok müşterimiz olduğu zaman belki yaparız.” cevabını vermek zorunda kalıp geçiştiriyorum. O da bir kitap almadan çıkıp gidiyor. Bu sistem belki bizim gibilerin çabasıyla belki birazcık bozulur diye ümit ediyorum. Çünkü bunu bazı yayınevleri de yapıyor ki bir iki tane değil. Bize çok düşük indirim imkanı tanıyorlar. Hatta şöyle söyleyeyim. Kitap fuarlarında bizden çok daha ucuza kitapları satıyorlar. Dolayısıyla biz de diyoruz ki “Ben nasıl ayakta kalayım? Biz küçük kitabeviyiz bize destek ol.”… ki sonradan duyuyorum ki zincir mağazalara bize verdiğinden çok daha ucuza kitap veriyor. Orada bana verdikleri cevap “Onların cirosu daha fazla. Onlar daha çok satış yapıyorlar. Onlara bu oranı verebilirim ama sana veremem.” Zincir mağazalar zaten büyümeye devam ediyor, internet siteleri satın alıyorlar, edebiyat dergileri satın alıyorlar. Peki, böyle yapıldığı zaman ne olacak bir gün?  Ben ekonomi okudum. Hesap ortada on yıl sonra ben batarım. Peki. Kabul. Ondan sonra acımasızca büyüyen zincir kitabevleri yayınevine döner der ki, “Sen bana %70 indirim ver; %30 sana kalsın.” Sonra ne olacak. Sen de batacaksın. Bu düzen de böyle gidecek… Sen bu haksızlığı yapacak olursan –ki ben onun zaten rakibi değilim. Ama en azından sen o hakkaniyeti yap. Mesela büyük zincirler diyor ki; yeni bir kitap çıkıyor. “İlk on beş gün sadece bende satılacak; başka kimseye vermeyeceksin.” Yani direkt haksız rekabet içerisinde mücadele etmek zorunda kalıyoruz.

[KK] – Burada herhalde değer noktasına ne koyduğunuz önem kazanıyor. Siz kuvvetle muhtemel kitabı, edebiyatı, entelektüel birikimi koyarken; onlar “kar” etmeyi koyduğu için doğal olarak verdiği tepki de o yönde oluyor diye düşünüyorum.

[Rüyam Hn.] Ama tabi orada da şöyle bir sey var.  Bu zincirler, marketler, diyelim şu kitap çıktığında “Ben bunu satmayacağım.” dediği anda da bitecek her şey. Ama ben kitaba katılmasam bile onu satıyorum; bizim en büyük farklılığımız o zaten. Dediğim gibi benim şahsi, kişisel, siyasi fikirlerim ya da düşüncelerim ideolojilerimin dışında olan kitapları da mutlaka en önde masa üzerinde yer veriyorum. Çünkü kitabevinin ve Tarık Bey’lerin burayı ilk gün kurdukları fikirleri de bu şekildeydi ve bunun yaşaması için bu mücadeleyi veriyorum. Aynı Ionesco’nun Gergedanlar oyunundaki gibi, herkes bir olmasın; herkes çok satanları almasın; okumasın. İnsanlar farklı olmalı, herkesin okuduğu şey doğru değildir. Bunun farkındalığını yaratmaya çalışıyoruz.

[KK] Bu anlamda yayınevlerine nasıl bakıyorsunuz? Yani nihayetinde kaynak onlar esasında. Yayınevleri de aslında belirli çizgi üzerinden gidiyorlar.

[Rüyam Hn.] -  Elbette hepsinin kendilerine ait bir çizgileri var. Benim yaptığım bir anlamda farklı düşünce yapısındaki yayınevlerinin kitaplarını da burada barındırmak. Edebiyatta hem distopya, ütopya hem yer altı edebiyatını takip ediyorum. Klasikler birçok yerde - nasıl diyeyim mesela Halide Edip’in eserlerini, Kemal Tahir’in tüm eserlerini her kitabevine gittiğinizde bulamazsınız. Sadece okulların okuttukları eserleri ellerinde tutuyorlar. Biz klasik bazında da mesela rafımızda sürekli tuttuğumuz kitaplara da dikkat ederiz. Evet, yayınevleri belirli ideolojilerde oluyor ama biz mümkün olduğu kadar seçkiyi fazla tutarak hepsini bir denge içerisinde tutmaya çalışıyoruz.  Bir de farklılığımız şu, Bunu Eylem de yapar ben de yaparım. Müşteri bize niye geliyor? Çünkü ben okumadığım yazarı da söylerim. Mesela yeni çıkanlarda bir kitap için müşteri bana gelip de “Nasıl? Okudunuz mu?” dediğinde “Yok ben o yazarı okuyorum.” derim. Bahsettiğim mağazalarda, marketlerde çalışan gençler bunu söyleyemezler zaten.

[KK] Sizi tercih eden, müşterilerinizin, okurlarınızın kendine has özellikleri var  mı?

[Rüyam Hn.] – Var. Bir kere sürekli müşterilerimiz bizden şunu bekliyorlar. Orada zaten bizim ayrıcalığımız nedir? Evet, seçkimiz farklı ancak bir de sizi isminizle hatırlamak… Bir önce hangi kitabı aldığınızı hatırlamak... O yüzden uzun yıllarıdır Eylem, Tarık Beyler’le de burada çalışmış; ben de hemen hemen hergün – bir gün hariç-  burada bulunmaya çalışıyorum. Her şey burada bizim ikimizin kafasının içerisinde. Siz kimsiniz? Ne alıyorsunuz? ve ne okuyorsunuz? diye. Çünkü siz de geldiğiniz de bunu bekliyorsunuz… Mesela “Ne var Rüyam hanım?” diye bana sorduğunuzda ben kalkıp sizin okumadığınız bir kitabı gösterirsem orada bir alınganlık yapabilir –Hani bunu da bana şimdi niye gösterdi ki- diye düşünebilirsiniz.

[KK] - Bu çok zor bir şey değil mi? Her müşterinin hem okuma yelpazesini bilmek, hem bunu sürekli güncel tutabilmek…

[Rüyam Hn.] Biz de şöyle bir şey de oluyor. Mesela siz çok iyi bir müşterimizsiniz ve sizin okuduklarınızı ben okumuyorum diyelim. Örneğin bana haftanın dört günü gelen, polisiye takipçisi, 80 yaşında bir müşterim var. Ona gözüm kapalı güveniyorum artık. Bunca yıldır okuduğu kitaplardan dolayı… Ve kitapları alır; hemen okur ve gelip söyler de… “Bu çok güzel bir kitap; adli tıp bunu mutlaka dikkate al.” der veya “Bunda hiç iş yokmuş; beklediğimi bulamadım.” diye söyler. Çok ünlü ve çok sevdiği bir yazara aittir mesela kitap; ama “Bu kitabı hiç iyi değil.” der mesela. Elbette herkese gözü kapalı güven duymuyoruz. Ancak polisiye konusunda bir talep geldiğinde ondan aldığım tavsiyeleri bir başkasına önerebilirim. İyi tanıdığımız müşterilerin verilerini kullanıyoruz…

İkinci Bölüm için TIKLAYIN…. (Burçin & Ali Erdem)

  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Son >>

Sayfa 2 / 7