Ara

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

Paul Auster
Cebi Delik PDF Yazdır E-posta yaz
C
Yazan   
Perşembe, 04 Kasım 2010 22:41

Kitap

Yazar adı: Paul Auster
Yayınevi: Can

Yazıyı okurken tavisye ettiğimiz müziği dinlemek için Frank Sinatra – That’s Life tıklayın...

Diyelim ki “Yazar” bir gün sadık okuru “Ben”i almış karşısına. Demişim ki kendisine “Bay Auster, neden hep farklı isimler ve farklı mesleklere sahip kadınlarınızı ve adamlarınızı rastlantılar ile altüst ediyorsunuz? Neden hep hayatı bir yönde akıtırken aniden değiştirip tersine çeviriyor; bu zavallı adamları, kadınları bir paçavra gibi oraya buraya savuruyorsunuz?  Neden her kadın ve adam mutlaka bir gün, bir yerde hiç hesapta olmayan yüklü miktar parayı kazanıyor veya kaybediyor? Niye bu adamlar ve kadınlar her çaresizliklerinde kitaplara sığınıyor?...” Gülmüş... Uzatıp bir kitap vermiş. “Yorma beni. Al... oku...” demiş.

Daha Fazla
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.
Leviathan PDF Yazdır E-posta yaz
L
Yazan   
Çarşamba, 27 Ekim 2010 22:15

Kitap

Yazar adı: Paul Auster

Yayın evi: Can

Paul Auster’in hemen hemen her kitabında olduğu gibi Leviathan’da da izlediği yol belirgin; öykü içinde öykü barındıran, birbirinin yerine geçen veya geçmeye çalışan insanların hikayelerini anlatıyor. Auster’in belkide en sevdiği metafor olan yazarı olarak yarattığı kahramanların yine yazar olması ve yeni kahramanlar yaratması okurun içe doğru bir sarmalın kucağına atıveriyor. Ancal Leviathan’in bence diğer kitaplarından bazı farkları var. Birincisi bugüne dek okuduğum en güzel Auster romanı olduğunu söylemeliyim. Bu düşüncemi oluşturan temel unsur ise kendisine mesnet tuttuğu Thomas Hobbes’un 1651 yılında yazdığı “Leviathan, Bir Din veya Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti” kitabıdır.


Leviathan, esasen kutsal kitaplarda geçen bir kavram olmakla birlikte Hobbes tarafından mutlak güç ve iktidarı temsil eden devlet anlamında kullanılır; Ve Auster kitabın hemen başında Amerika’daki “Özgürlük Heykeli” ni küçük bir çocuğun anılarına yerleştirerek Hobbes’un devlet anlayışı ile örtüştürür. Kitabın başında anlamsız gelen bu çocukluk hatırasının ilerleyen bölümlerde ne kadar kritik bir anlam ifade ettği ortaya çıkacaktır.
Hobbes, Leviathan’ın doğuşunu şöyle ifade eder:

"Onları (vatandaşları) yabancıların istilasından koruyabilmenin, birbirlerine zarar vermekten engellemenin, kendi sanayilerini ve yeryüzünün meyvelerini güvence altına almanın yolu bütün gücü ve kudreti bir tek insan ya da insanların meclisine vermektir... (Toplumda yaşayan) İnsanlar birbirlerine ‘Ben haklarımdan vazgeçiyorum ve tüm haklarımı bu insana ya da insanların meclisine veriyorum’ demelidirler. Böylece bütün güç ve kudret tek bir insanda toplanır. bu devlet olarak adlandırılır. bu büyük Leviathan‘ın doğması demektir."

Bu satırları okuduktan sonra insan - eğer birazcık başkaldırıya meyilli ve özgürlüklere inancı tam ise- kendini kandırılmış hatta aldatılmış gibi hissediyor. Öyle ki insan her ne kadar daha iyi bir düzende yaşamak için bireysel veya toplumsal olarak çaba sarfetse dahi esasında yaptığı veya yapacağı bir Leviathan’ı öldürüp başka bir Leviathan’a hizmet etmekten başka birşey olmayacaktır. Tüm bu yıkım ve doğuş süreçlerinin altını istediğiniz özveri, kahramanlık hikayesi, politik söylem ve binbir fikir ile doldurabilirsiniz. Sonuç tek bir yere varır:

”Ben haklarımdan vazgeçiyorum ve tüm haklarımı bu insana ya da insanların meclisine veriyorum.”

Oysa Auster, Devletsiz toplum ütopyasının olası korkunç kaos ortamını bir başka kitabında ele alarak konuyu yine hak ve özgürlüklerin kaybı ve kazanımına getirmişti. “Son Şeyler Ülkesi” adındaki bu kitapta ağabeyini arayan genç bir kızın adeta vahşi doğadaki ölüm kalım mücadelesine tanıklık etmiştim. Auster’in ısrarla üzerine yazdığı bu konu okuruna kesinlikle bir meselesinin, bir alıp veremediğinin olduğunu düşündürtüyor.
Elbette Auster’in Leviathan’ı sadece temel aldığı konu ile öne çıkmıyor. Sayıca fazla ve nitelik olarak hepsi birbirinden ilginç karakterleri kitabın nefes almdan okunmasına imkan sağlıyor.

Öykü Peter Aaron isimli bir yazarın yakın dostu olan Benjamin Sachs’in ölümü ve yazarın onun hikayesini kaleme alması ile başlıyor. Uzun yıllara dayalı bir dostuluğun belki altında barındırdığı derin bir düşmanlığın, sevilen aynı kadınların, uzun yolculukların, yoldan çıkışların, ortadan kayboluşların ve kontrolsüz bir şiddetin hikayesine tanıklık ediyorum.
Kitap bittiğinde Benjamin Sach’a hayranlık ve saygı duyuyor, Peter Aaron’a özeniyor ve Maria Turner’a aşık oluyorumKitap bende binbir çağrışım yapıyor.

Ne Yapsam

Maria Turner –Yoksa Sophie Calle mi demeliyiz ?

“Maria bir sanatçıydı, ancak yaptığı işin genelde sanat diye tanımlanan nesneler yaratmakla ilgisi yoktu. Kimi onu fotğrafçı olarak tanımlıyor, kimi kavramcılık felsefesini izlediğini söylüyor, kimi yazar oalrak görüyordu, fakat bu tanımların hiçbiri onun yapısını tam olarak yansıtmıyordu. Maria’nın belirli bir tanıma sokulabileceğine inanmıyorum.”

“Projelerinden birinde gittiği her yerde kendini izlemesi için bir özel dedektif tuttu. Bu dedektif birkaç gün boyunca Maria’nın gezip dolaştığı yerlerde fotoğraflarını çekti. Yaptıklarını bir deftere kaydetti;sokakta karşıdan karşıya geçmek, gazete almak, bir yerde oturup kahve içmek gibi en sıradan, en önemsiz olayları bile gözardı etmden herşeyi yazdı…”

“Maria’nın bundan sonraki projesi,şehrin göbeğindeki büyük bir otele temizlikçi olarak girmek oldu. Amacı belli etmeden ve kendini göstermek zorunda kalmadan müşteriler hakkında bilgi toplamaktı. Gerçekten de otel müşterileriyle karşı karşıya gelmiyor, odalarındaki eşyalarına bakarak öğrenebilecekleriyle yetiniyordu. Yien fotoğraf çekiyor, yine odalarda gördüklerini değerlendirerek insanlar hakkında öyküler düzüyordu. Bu bir anlamda bugünün arkeolojisi sayılabilirdi.

Paul Auster’in leviathan kitabındaki en harikulade karakterlerden biri Maria Turner’dı. Ancak daha harikulade olan Maria Turner’ın sadece Auster’in zihninde değil gerçekten varolduğu gerçeğidir.

1953 doğumlu Sophie Calle (Yani Maria-Turner) bir fotoğrafçı, yerleştirme sanatçısı ve kavramsal sanatçıdır. İşleri genellikle insanın duyarlığını tanımlama üzerinedir; aynı zamanda kimliği ve samimiyeti sorgular. Yabancıları takip edip özel hayatlarını incelemesiyle bilinir. Fotoğraf çalışmalarında bazen kendi yazılarını kullanır. Performanslarında kendisini kurgusal olarak insanlarla karşı karşıya geldiği pozisyonlara sokar.

Istanbul Sophie Calle’yi ağırlıyor (Sakıp Sabancı Müzesi için tıklayın)

Fransız Sanatçı Sophie Calle, Istanbul Bienali ile eşzamanlı açılan “Son Kez, İlk Kez” adlı sergini Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesinde (SSM) izleme imkanınız var.

31 Aralık 2011 tarihine kadar devam edecek olan sergi sanatçısına yakışır bir yaratıcılık ile merkalılarını bekliyor.
Sergi “Görmek” teması üzerine kurulu sergi üç bölümden oluşuyor

Calle, serginin Son Kez isimli ilk bölümünde, görme kaybıyla doğan veya görme yetisini sonradan kaybetmiş 13 kişiye hatırladıkları son görüntüyü soruyor, anlattıklarını kaleme alıyor, anlatan kişiyi ve anlatılan olayları fotoğraflıyor. Altı Nokta Körler Vakfı ve Altı Nokta Körler Derneği İstanbul Şubesi’nin desteğiyle gerçekleşen ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde “Son Görüntü” ismiyle 5 kişilik bölümü sergilenen ve ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne bağışlanan projenin, bu defa tamamı, üniversitenin de katkılarıyla izleyiciyle buluşuyor ve 13 kişinin hikâyesine yer veriliyor. Projeyi yaratırken İstanbul’un kuruluş mitinden esinlenen Sophie Calle, “körlük” ve “İstanbul”u bu bağlamda bir araya getiriyor. Efsaneye göre, şehir, milattan önce 7. yüzyılda bir Yunan kolonisi olarak kuruluyor. Şehre, liderleri Byzas’ın eşliğinde gelen kolonistlerin, Çanakkale Boğazı’nı aşıp Marmara Denizi’ne ulaştıklarında ilk gördükleri yer, bugünün “Kadıköy”ü olan antik kent Chalcedon oluyor. Karşı kıyının çok daha verimli toprakları yerine buraya yerleşmeyi seçen kentlilerden ötürü, Chalcedon’a “körler şehri” adını takan kolonistlerin öyküsü, Sophie Calle’in projeye başlarken çıkış noktasını oluşturuyor. Sophie Calle, “Son Kez” ile İstanbul’a, görme yetisini kaybetmiş insanların gözünden bakıyor.

Sophie Calle, serginin İlk Kez isimli 2. bölümünde, İstanbul’da yaşayan ancak denizi hiç görmemiş insanların denizle ilk karşılaşmalarını görüntülüyor. Bu bölümde sergilenen ve Fransa'nın Oscar'ı kabul edilen prestijli César ödüllü ünlü görüntü yönetmeni Caroline Champetier tarafından çekilen, denizle ilk defa buluşan insanların yakın plan görüntülerinin yer aldığı 10 videoda, bu çarpıcı tanışma, Sophie Calle’in anlatısıyla ziyaretçilerle buluşuyor. Aynı bölümdeki ayrı bir odada ise bir grup çocuğun denizi ilk gördükleri anda çekilen videosu gösteriliyor. Projede yer alan kişiler, İç ve Doğu Anadolu’dan büyük göç alan Esenler Belediyesi’nin yardımlarıyla seçildi. Yeni bir gelecek arayışıyla, köklerini geride bırakarak göç ettikleri İstanbul’a eğreti halde ilişen, şehri tanımadan, onu çevreleyen denizi görmeden yaşayan, kente yabancı kalmış bu kesim, Sophie Calle’in sanatçı dürtüsünü cezbederek projeye hayat veriyor.

Serginin 3. bölümünde, Sophie Calle’in 1986’ya uzanan bir projesinden alınan ve sergiyi anlamlandıran 2 cümle ziyaretçileri uğurluyor. Sanatçının, “Gördüğüm en güzel şey denizdir, öyle uzaklara uzanır ki görmez olursunuz...” ve “1986’da doğuştan kör insanlar tanıdım. Güzelliğe dair imgelerinin ne olduğunu sordum onlara. İlk yanıt veren, bana denizi anlatan adamdı....” cümlelerine, çerçevelenmiş bir deniz fotoğrafı eşlik ediyor.

Mutlaka gidin...

“Sophie Calle 1953 doğumlu Fransız bir yazar, fotoğrafçı, yerleştirme sanatçısı ve kavramsal sanatçıdır. İşleri genellikle insanın duyarlığını tanımlama üzerinedir; aynı zamanda  kimliği ve samimiyeti sorgular. Yabancıları takip edip özel hayatlarını incelemesiyle bilinir. Fotoğraf çalışmalarında bazen kendi yazılarını kullanır. Performanslarında kendisini kurgusal olarak insanlarla karşı karşıya geldiği pozisyonlara sokar. Dedektif ve röntgenci olarak adlandırılır. Önemli işleri arasında Suite Vénitienne (1980), Otel  (1981), Kör (1986) gösterilebilir.”

Ne izlesem

(The Unabomber : A True Story)

”Benjamin Sachs - Yoksa Theodore Kaczynski mi demeliyiz ?

Kaczynski, onaltı yaşında Harvard Üniversitesine kabul edilen ve yirmli yaşlarında Berkeley Üniversitesinden profesör ünvanı alan bir matematikçi olmakla beraber üç kişiyi ölümüne ve yirmi üç kişinin yaralanmasına neden olmuş bir teröristtir. Tüm dünya onu UNABOMBER olarak tanır. Açılımı üniversite ve havayolları bombacısı - University and Airline Bomber - olan bu adam yirmi yıla yakın bir süre Amerikan federal bürosunu peşinden koşturmuş ve yakalandıktan sonra ömür boyu hapse mahkum edilmiştir. Kendisi halen şartlı tahliye olmaksızın cezasını çekmektedir.

Theodore Kaczynski’yi savunanlar ve bazı anarşist yazarlar onun kaleme aldığı ve büyük gazetelere yayınlanması üzerine gönderdiği “unabomber manifestosu” yu kendilerine yol gösterici olarak seçmişlerdir.
Unabomber manifesto’dan bazı alıntılar…

Madde 1. sanayi devrimi ve sonuçları insan soyu için bir felaket oldu. bu sonuçlar, “gelişmiş” ülkelerde yaşayan bizlerin yaşamdan beklentilerimizi oldukça arttırırken toplumun dengesini bozdu, yaşamı anlamsızlaştırdı, insanları aşağılamalara maruz bıraktı, yaygın psikolojik acılara (üçüncü dünya’da fiziksel acılara da) yol açtı ve doğal dünyayı şiddetli zararlara uğrattı. teknolojik ilerleyişin devamı durumu daha da kötüleştirecek; insanları daha büyük aşağılamalara maruz bırakıp, doğal yaşamda daha fazla zarara sebep olacak; büyük olasılıkla daha fazla sosyal bozulmaya ve psikolojik acılara yol açacak; belki de “gelişmiş” ülkelerde bile fiziksel acıların artmasına neden olacak.

Madde 42. bağımsızlık, güç sürecinin bir parçası olarak her bireye gerekmeyebilir. ancak, çoğu insan, amaçları için çabalarken az çok, bağımsızlığa ihtiyaç duyar. çabaları kendi inisiyatiflerine bağlı ve kendi denetimleri altında olmalıdır. ancak çoğu insan bu inisiyatif ve denetimi tek başına kullanmak zorunda değildir; küçük bir grubun üyesi olmak yeterlidir. yani, yarım düzine insan, kendi aralarında bir amaç belirleyip o amaca ulaşmak için başarılı bir çaba gösterirlerse, bu onların güç sürecine olan ihtiyaçlarını doyuracaktır. ancak, eğer insanlar, bağımsız inisiyatif ve kararlarına hiç yer bırakılmayan katı emirlerin yukarından dayatıldığı bir durumda çalışırlarsa, güç sürecine olan ihtiyaçları doyurulmayacaktır. aynı şey, kolektif kararlar alan bir grubun, gruptaki, bireylerin kararları etkilemeyeceği kadar kalabalık olması durumunda da geçerlidir.

Theodore Kaczynski’nin gerçek hayat hikayesi 1996 tarihinde (The Unabomber : A True Story) isimli bir TV filmine adapte edilmiştir. Başrollerini Robert Hays ve Dean Stockwell’in üstlendiği filmin değerlendirmesi her ne kadar vasat olarak belirlense dahi Kaczynski’yi üstünkörü tanımak için tek sinema kaynağıdır.

İlginç değil mi ?

Ne Okusam

Thomas Hobbes'un klasikleşmiş eseri Leviathan'ı okumaya ne dersiniz? Hobbes eserinde, doğa yasaları ile ideal devlete giden yolu anlatırken; ayrıca hem dinsel, hem de toplumsal-eğitimsel gerekçelerle çağının üniversite sistemine eleştiriler yöneltiyor.Tıklayınız

Leviathan'dan bahsetmişken Machiavelli'nin Hükümdar'ına değilnmeden geçmek olmaz... Tıklayınız.

Yine Paul Auster'dan "Son Şeyler Ülkesinde"

Bir anti - ütopya klasiği olan "Cesur Yeni Dünya" okuma tavsiyesi olarak sunabileceğimiz kitaplardan.

Ne dinlesem

Sophie Calle çok yönlü bir sanatçı, onlarca eserinde bir çok sanat dalını kendisine ifade biçimi olarak belirliyor.
R.E.M.& Sophie Calle – Walk it back
Tetine Vs Sophie Calle - Samba de Monalisa / Sulphur Records 2002

Yazar

Görünmeyen,

Son Şeyler Ülkesinde,

New York Üçlemesi,

Yalnızlığın Keşfi,

Yanılsamalar Kitabı,

Kırmızı Defter,

Kehanet Gecesi,

Duman,

Yükseklik Korkusu,

Yazı Odasında Yolculuklar,

Karanlıktaki Adam

adlı kitapların da yazarı Amerikalı yazar hakkında daha fazla bilgi için Tıklayınız.

Son Güncelleme: Pazar, 09 Ekim 2011 17:44
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.
Görünmeyen PDF Yazdır E-posta yaz
G
Yazan   
Cumartesi, 27 Şubat 2010 16:56


Yazarı: Paul Auster
Yayınevi: Can
Türü: Roman,Öykü
Yayın tarihi: Ocak 2010
Çevirmen: Seçkin Selvi

Son Güncelleme: Cumartesi, 23 Ekim 2010 21:13
Daha Fazla
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.
Şans Müziği PDF Yazdır E-posta yaz
Ş
Yazan   
Çarşamba, 03 Kasım 2010 00:18

Kitap

Yazar adı: Paul Auster
Yayınevi: Can

Kitap hakkındaki yazıyı okurken, tavsiye ettiğimiz müziği dinlemek için tıklayın...

Güneşli bir Pazartesi sabahı insanın uyanıp “artık birşeyleri değiştirmeliyim” demesine benziyor Auster kitapları. Hayatını kökünden değiştirebiliyor olmanın, yoldan çıkarıcı olasılıkları baş döndürürken, diğer yandan tedbiri elden bırakacak gücü hissettirmiyor kendinde. O yüzden ilk akla gelen “Artık işe gitmeyeceğim” gibi keskin bir karar yerine “Bugün işe gitmeyeceğim” cümlesini kuruyor “ben” denen insan.
Bir an için çıksam hayatımdan; Jim Nash olsam; hatırı sayılır bir miras sahibi olduğumu öğrendiğimin ertesi günü, kırmızı bir Saab satın alarak ve nereye gideceğimi bilmeden; nereye varacağımı kestiremeden kendimi yola ... vursam...

Son Güncelleme: Çarşamba, 03 Kasım 2010 15:20
Daha Fazla
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.
Diğer Makaleler...
<< Başlat < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 2