Ara

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

Leyla'nın Evi PDF Yazdır e-Posta

KitapAdı

 

Uzun süre kitap alışverişi yapmayacağımı göz önünde bulundurarak, kitaplığıma eklemeyi düşündüğüm kitapları araştırmak ve henüz keşfetmediğim yazarlarla tanışmak adına kütüphane üyeliği çok iyi oldu ve bir diğer kitap seçimimde Livaneli'de karar kıldım. 

Çok yönlü olmak hayatın monotonluğundan sıyrılabilmek için kişinin gerçekleştirebileceği basit ve keyifli bir seçenek. Livaneli de sanatçı kişiliğinin yanında başarılı bir yazar. Ben her ne kadar yeni tanışmış olsam da yaptıklarıyla Livaneli susmuyor ilaveten kalemini de konuşturuyor. Böylece bu okura da yazarla tanışmak için harekete geçmek kalıyor.

Leyla'nın Evi ne anlattı da bir yıl içinde kırk altı baskı yaptı? Livaneli imzasını görünce -belki önyargı- kitabın roman olduğunu bilsem de politik bir kurgu okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitapta bundan eser yok. Peki ne var Leyla'nın Evi'nde?

Denizden karaya esen rüzgarların, Boğaz'ın yalılarına kimi sert, kimi usulca dokunuşları ve Leyla'nın bazı ümitsiz bazı keyifli yaşantısı. Lakin hepsi yağdı yağacak bir hüzün bulutunun altında.

Bosnalı Abdullah Avni Paşa'nın talihsiz torunu Leyla. Doğumunda annesini kaybetmiş, babasınınsa çok yıllar sonra işgalci bir İngiliz subayı olduğunu öğrenene dek babasını bilmemiş, anneannesinin büyüttüğü Leyla. Ve aynı Leyla, artık müştemilâtında tek başına kaldığı yalının yeni sahipleri Cevheroğlu ailesi tarafından kapı önüne koyulan.
Tapulu malını, sahte doktor raporuyla elinden alan bu aile, yalının içinde yaşayana bir lânet misali getirdiği uğursuzlukların üstüne bir de bu son Osmanlı hanımının da âhını alıyor.

Yusuf sahip çıkıyor Leyla'ya nâm-ı diğer Büyük Hanım'a. O kendisine böyle hitap edilmesini istemese de herkesin gözünde Büyük Hanım o. Ne de olsa az iyiliğini görmemiştir tüm mahalleli gibi Yusuf da. Onu Cihangir'de salaş bir apartman dairesine götürüyor, sevgilisi Roxy'le birlikte yaşadığı eve.

Roxy asıl adıyla Rukiye, Almanya'da doğmuş, ailesini geride bırakarak geldiği İstanbul'da klüplerde hip-hop söylerken kendisiyle ropörtaj yapmak isteyen gazeteci Yusuf'la tanışır.

Leyla, Yusuf ve Roxy'le birlikte Roxy'nin müzik grubunun diğer elemanlarının da uğradığı bu hiç bilmediği evde ve semtte, alışık olmadığı bir şekilde yaşamaya başlar. Yusuf her ne kadar ona yardım etmeye çalışsa da yalının yeni sahiplerinin "Cevheroğlu" soyadı tüm kapıları kapatır yüzlerine.
Bir karakter var ki Ali Yektâ Bey, yalının yeni sahibi Ömer Cevheroğlu'nun babası, babası hatta dedesinden yadigâr aile mesleğini devam ettiren. Ali Yektâ Bey, Boğaz kıyısına dizilmiş bir başka yalıda uşaktır ve yıllardır gözü gibi üzerine titrediği oğlunun, uşak değil, emrinde uşakların, hizmetçilerin çalıştığı bir beyefendi olması en büyük hayalidir.

Leyla Hanım, bir umut içeri alınacağını düşündüğü yalıya gider bir gün ve Ali Yektâ Bey'le tanışır. Ali Yekta Bey ona yardımcı olacağına söz verir ne ki oğluyla konuşsa da kendisinden pek de hoşlanmayan gelini müştemilâtın Leyla'ya verilmesine şiddetle karşı çıkar.

Ve bir gün, özel eşyalarını oğlunun yalısına getirir ve böylece yalıya yerleşeceğini gelinine gösterir Ali Yektâ Bey ama gelini eşyalarını hizmetkârlığını yaptığı yalıya gönderince Ali Yektâ Bey hasta olur, yatağa düşer. Ayağa kalktığında ise oğlunun yalısına geri döner ama bu dönüş çok trajik bir sona dönüşür.

Cevheroğlu ailesinin başına gelen talihsiz olaydan sonra yalı satılır ve müştemilât Leyla'ya geri verilir. Ne ki Leyla evine döndüğünde tüm eşyalarının talan edildiğini görür. Ama giden eşyalar değildir sadece. Eşyalarıyla birlikte hatıraları da çalınmıştır ondan. Cihangir'deki eve geri döner Leyla ama evine ikinci kez gittiğinde, eşyalarını yerli yerinde bulur. Cevheroğlu ailesinin eşyaları almasına izin verdiği çevre halkı nâm-ı diğer "dağlılar" söz birliği etmişçesine her şeyi müştemilâta geri getirir. Leyla artık hatıralarıyla birlikte tıpkı annesi, tıpkı anneannesi gibi beyaz çarşaflar içinde sonsuz bir uykuya dalar, ardında bir mektup bırakarak.

Artık evlenmiş olan Yusuf ve Roxy'nin küçük kızları Leyla'ya:

"Leyla'nın evi Leyla'ya"...

Leyla hani " İstanbul hanımefendisi" denir ya işte öyle bir kadın. Her ne kadar yalıda debdebeli bir hayat sürmüş olsa da ne çocukluğu çocukluk ne gençliği gençlik olur. Dört duvar arasında Boğaz'a nazır dursan da kendi yaşıtlarınla oynamadıkça, sokak kültürüne karışamadıkça, en iyi arkadaşların mavi sularda gezinen gemiler, bahçendeki manolya ağacın, duvarlarda gezinen gölgeler oluyor. Tüm debdebenin, ihtişamın içinde trajik bir hayat oluyor onunki, yalnız ve yine yalnız, hep yalnız.

Leyla, etkileyici, iç sızlatan bir karakter ama Ali Yektâ Bey'in hikayesi çok daha trajik ve çok daha dokunaklı geldi bana. Özellikle şu sahnede:
Ali Yektâ Bey, hizmetkârlığını yaptığı yalının sahiplerinin dışarıda oldukları bir gün, henüz küçük bir çocuk olan oğlu Ömer'i, yemek masasına oturtur ve ona bir "Bey" gibi servis yapar. Ömer, onun için "uşaklık" zincirini kıracak bir evlattır, belki de bu sebeple karısından ve kızından esirgediği ilgiyi, sevgiyi hep oğluna boca eder. Devamlı omuzlarda taşınan ağır bir yüktür bu...

Yazarın dili gayet yalın. Kitap kolay ve çabuk okunuyor.

Ali Yektâ Bey gibi güzel çizilmiş bir karakterin şerefine ikinci bir Zülfü Livaneli kitabı okumayı düşünüyorum kütüphanede bulabilirsem tabi...

Bağlantılar



Bu sayfayı ekleyin...
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile