Ara

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

İdam Mahkumunun Son Günü PDF Yazdır e-Posta

Kitap

Not: Yazıları okurken, tavsiye edilen müziği dinlemek için "müzik" sekmesi altındaki bağlantıyı tıklayınız.

Borcum var, ödeyebileceğimden çok daha fazlası. Yarım saat sonra alacaklılar gelecek, bense paranın yarısını biletoplayamamışım. Ödeyemezsem ne olacak? Hakkımda icra takibi başlatılacak, eve icra gelecek, tüm aileme rezil olacağım. Koltukları, perdeleri haczedecekler. Bilgisayarımı da elimden alacaklar. Geriye hiçbir şey kalmayacak. 25 Dakika kaldı. Sıkıntım artıyor, boğulacak gibi oluyorum. Banka hesabım boşalmış. Bana borç verecek kimse kalmamış. Sıkılıyorum... Daralıyorum. 20 dakika kaldı. Peki ne yapacağım? Parayı bir şekilde bulmalıyım, ama nasıl? 15 dakika sonra gelecekler... terlemeye başlıyorum. Terliyorum, terliyorum ve birden... Gözlerim açılıyor. Saat sabahın üçü... Bir anda rahatlayıveriyorum.

Bu bir kabusmuş... Bir "oh" çekiyorum. Sonra birden aklıma geliveriyor, aslında yarın yapılması gereken yüklü bir ödeme var?!? Uyku haram oluyor, mideme bir ağrı saplanıyor. Gerçekle hayal birbirine giriyor.

 

Bu ve benzeri hayal - gerçek gel gitlerini hepimiz yaşamışızdır. Bazen yapılması gereken bir ödev bazen teslim edilmesi gereken bir proje, ödenmesi gereken bir borç. Hissiyat hep aynıdır, üstesinden gelinmesi güç bir görev, bizi bekleyen kaçınılmaz bir son. Böyle anlarda ben hep şöyle düşünürüm: Nasıl olsa, öyle ya da böyle geçecek yeter ki sen elinden geleni yap. Müdahale edemediklerinin de kendiliğinden gelip geçmesini bekle.

Peki ya hakkınızda bir idam hükmü varsa ve önünüzde geçirilmesi gereken altı hafta varsa? Bu süreyi parmaklıklar ardında, yapayalnız geçirmeye mahkum edildiniz ve yolun sonunda sizi bekleyen keskin bir bıçak varsa, ne yapardınız? Nasıl düşüncelere kapılırdınız? Bu yükün altından nasıl kalkardınız?

Victor Hugo "idam mahkumunun son günü" adlı eserinde idam cezasını ve idam cezasının insan ruhu üzerindeki karanlık etkilerini irdeliyor.

Yazımıza idam cezası ile başlayalım. İdam cezası Türkiye'de 2002 yılında kaldırıldı. Oysa bu ceza yüzyıllardır tartışılageliyor. Şimdi, 1832 yılına geri gidelim ve Victor Hugo'ya kulak verelim:

"Toplum öcünü almalı,cezalandırılmalı diyorlar. Oysa, ne o, ne ötekisi, haklı bir neden. İntikamı ancak kişi alır ve yalnız Tanrı cezalandırabilir.

Toplum bu ikisinin arasındadır. Cezalandırmak (ölümle tabii) yetkisinin üstünde, öç almaksa altındadır. Öç almak için cezalandırmamalı, daha iyi bir hale getirmek için onu düzeltmelidir.

...

Ölüm cezaları artık uygar ülkelerde hayat bulamamalıdır, onu barbar toplumla hatta vahşiler bile istemiyor çünkü. (Otahiti parlamentosu 1830'dan önce ölüm cezasının kaldırılmasına karar vermişti.) Sözün kısası, düzenin cellatın elleri kurtaramaz!"


Aradan yıllar geçti, tartışmalar sürdü gitti. Cezanın düzeltici niteliği kabul edildi. İdam cezasının, yapılan hatalar karşısında, geri döndürülemez olma niteliği ve insan hayatı üzerinde karar verme hakkının insanoğlunun kudreti dahilinde olmadığı düşünceleriyle bu sonuca varıldı, buna rağmen hala bazı ülkelerde idam cezası uygulanmaya devam ediyor. 21. yüzyılda idam cezasının anlamsızlığını bu yazı kapsamında tartışacak değilim, yalnızca Hugo'nun klasikleşmiş bu eseri kapsamında kabusların en karanlığı gibi bir insanın üzerine çöken bu karanlığa kaçamak bir bakış atacağız. Şüphesiz ki, Hugo'nun bu eseri oluşturduğu günün şartlarında, eserin vücuda getirilme amacı elbette günümüz okuyucusunun bu esere bakışından çok daha farklı idi.

Eserin konusu:

Eserin isimsiz kahramanı idama mahkum edilmiştir.

İdam mahkumunun son gününde, idam kararının verildiği günden infaz gününe kadar geçen süreç,idam mahkumunun günlüğünden aktarılmaktadır.

Bu, uçsuz bucaksız kırlarda özgürce salınan sarı çiçekten, ölümün kara yüzüne bürünen yedi harfli giyotin canavarına uzanan bir trajedinin öyküsüdür.

Eserden

"İnsanların hepsi, infazları belirsiz tehirlere uğrayan ölüm mahkumlarıdır."

"...özgürdüm...Şimdi tutsağım. Vücudum bir zindan hücresinde prangaya vurulmuş, ruhum bir düşüncenin içinde tutuklu. Korkunç, kanlı, dizginsiz bir düşünce! Artık tek bir düşündüğüm, tek bir inandığım, tek bir bildiğim var: İdam mahkumu!"

"Bu yazdıklarım bir gün başkalarına yardımcı olsun, yargılamakta olan yargıcı durdursun, suçsuz veya suçlu zavallıları mahkum olduğum bu sondan kurtarsın..."

"Belki de gafiller, ölüm kararını veren bir cümlenin kapsamındaki o yavaş eziyet birikimini hiç düşünmemişlerdir? Kestikleri bu insanda bir akıl, hayata bel bağlamış bir akıl ve ölüme hazırlıksız bir ruh olduğu düşüncesiyle bir an olsun duraklamamışlar mıdır? Hayır."

"İŞte, hiçbirinin bana kin duymadığı, fakat hepsinin benden yakındığı ve hepsinin beni kurtarabileceği bu adamlar bak babana ne yapıyorlar? Beni öldürecekler."

"Şimdi sakinim. Herşey bitti, tamamen bitti...Şimdi, Tanrı'ya çok şükür, artık umut etmiyorum."

Yorumlar



Eserin akışı içerisinde, idam mahkumunun suçundan bahsedilmeyişi - gerçi bir ara idam mahkumunun cinayet işlediğini anlıyoruz, ama - aslında suçun değil de cezanın eleştirildiğini soğuk bir sadelikle okuyucunun yüzüne vuruyor. Üstelik, mahkemenin kararından infaza uzanan süreçte, hayatın olağan akışı ve vurdumduymazlığı içinde akıp gitmesi de cabası. Yargıçlar kararı bir umursamazlıkla veriyorlar, temyiz süreci ağır ve usulünce işliyor - mahkumun ruh halini ve çektiği acıları görmezden gelerek -, doğa kendi yolunda ilerliyor, rahip son bağışlanma için geldiğinde tek düze ve basma kalıp sözlerle görevini yapıyor, diğer insanlar küçük zevklerinin peşinde yaşamlarına devam ediyorlar. Yazar bunu esere ustalıkla yediriyor, üstelik okuyucu üzerinde bir an bile duygu sömürüsü yapmıyor. Cezanın ağırlığı tüm bu olagelişe, ağır ve yoğun bir karanlık gibi çöküyor. Umudun yokluğu, renkleri silip süpürüyor. Ölüm, tüm metanetiyle bekliyor. Okuyucu bu ağırlığı hissediyor.

İdam mahkumu ilk başta idam cezası ve ömür boyu kürek cezasını karşılaştırdığında, tereddüt etmeden idamı seçmişken, ilerleyen günlerde ve artık saatlerin sayılır hale geldiği son hallerde, korku içinde yaşamın en aşağılık formu olsa dahi kürek cezasını tercih eder hale gelmiştir. Hayatı bu kadar çekici kılan ne ola ki? Eserden bir alıntı:
"Bir forsa hiç olmazsa yürür, gider, gelir ve güneşi görür."

Eserin genelinde, idam mahkumuna, idam cezası verildikten sonra özenli bir davranış tarzı tasvir ediliyor. İster istemez şu soru geliyor akla: Şayet bu kişi ölüme mahkum edilebilecek derecede kötü bir suç işlemişse, ona acımak niye? Yoksa vicdanların bir şekilde rahatlamaya mı ihtiyacı var? Ve aynı yaklaşımla, cezaevlerinde cezalarını çeken mahkumların hepsi neden "kader mahkumları"dır? Suçu işleyen onlarsa ve ceza çekmeye mahkum olmuşlarsa, düzenin verdiği bu cezaları görmezden gelmek niyedir?  

Cezanın acımasızlığı yanında, cellatların idam mahkumunu kaçınılmaz sona hazırlarken gösterdikleri kibarlık trajikomiktir.

Cellat sorar:
- Bayım, özür dilerim! Canınızı mı acıttım?

İdam cezası üzerine uzun uzun konuşulabilirse de, idam cezasının kaldırılmış olması bunun pratik anlamını yitirmiş bir tartışmadan öteye geçmemesine neden olacaktır.Yine de kafamı kurcalayan bir soru var: idam cezasına hükmederek bir canlının hayatının sonlanmasına karar verilebilirken nasıl oluyor da canlının kendi hayatına son verme hakkı olan "ötenazi"ye izin verilmez? (Türkiye'de mevzuat bu duruma imkan vermemektedir.) Ya da başka bir yaklaşımla intihara teşebbüs bir ceza görmezken
(intiharın cezalandırılması zaten söz konusu olamaz zira fail ölmüştür.) nasıl olur da bunu kendi iradesi ile gerçekleştiremeyecek bir kimsenin buna izin vermesine rağmen, hayatın sonlandırılmasına izin verilmezken, onca yıl devlet ya da düzen kendinde kişinin yaşam hakkına son verme hakkını görmüştür?

ÇizgiRoman

- Stanislas Gros'un etkileyici çizimleri ile yeniden can bulan eser, Everest Yayınlarından çizgi uyarlaması ile yayımlanmış.
Stanislas Gros için:
www.stanislasgros.com
Çizimler etkileyici ve vurucu.

- İdam cezasına ilişkin olarak yazılmış bir eser, iki önemli düşün adamından:
İDAM - Albet Camus/Giyotin üzerine, Arthur Koestler/Dar ağacı Üzerine Cem Yayınevi
Arthur Koestler, idam cezasına mahkum edilmiş ve sonrasında bundan kurtulmuş bir yazar olarak, düşüncelerini etkileyici bir şekilde dile getirmiştir. Bakın kitabın önsüzünde ne diyor:
"Otuz yıl önce, idam hücresini tanımamın nedeni de insalığın kurtuluş yolundaki umutlarının dünya devrimi ile gerçekleşeceğine inanmış olmamdı. Bu kitabıni daha alçak gönüllü olan gayesi ise, her yıl on iki zavallı bahtsızın korku ve acılarıyla eşsiz bir deneyi gerçirmelerini önlemektir. Bunun dışında günümüzde daha önemli bir sorun çıkmıştır ortaya: idam sehpası yalnızca bir ölüm makinesi değil, aynı zamanda yalnız insana özgü olan kendi ahlaki yıkımını isteme eğiliminin de en eski ve en müstehcen simgesidir." Londra 3 Ekim 1955


Camus ve Koestler bir yandan idam cezasının savunucularının gerekçelerini çürütürken diğer yandan da insanın elindeki bu kara lekenin silinmesi için mücadele etmektedirler. Ve görünen odur ki, hiç değilse bu anlamda sağduyu büyük oranda kazanmıştır.

Ve Kitaptan idam cezasının kaldırıldığı tarihlere ilişkin birkaç veri:
1. Avusturya: 1950
2. Belçika: 1863
3. Danimarka: 1933
4. Finlandiya: 1826
5. Hollanda: 1870
6. Norveç: 1905
7. Portekiz: 1867
8. İsveç: 1921
9. İsviçre: 1874
10. İtalya: 1890 - 1931 Mussolini(!!!!) tekrar yürürlüğe koymuş. - 1944 tekrar kaldırılmış.
11. Batı Almanya: 1949

Fransa'da idam cezası 1981 yılında kaldırılmış.

Ve, Türkiye: 2002

Amerika'da bazı eyaletlerde halen ölüm cezası uygulanmaktadır.

Arthur Koestler'den bahsetmişken, Gün Işığında Karanlık adlı eserini tavsiye etmeden geçmek olmaz.

Bağlantılar

http://www.gutenberg.org/etext/6838 Eserin orijinal metni için.
http://www.hugo-online.org/Novels/lastdays_condemnedman.html (Yazar ve eserleri hakkında - İngilizce kaynak)
http://www.angelfire.com/mn3/mixed_lit/vh-cm-wjb.htm İngilizce metin için.



Bu sayfayı ekleyin...
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile