Ara

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

İşkence Bahçesi PDF Yazdır e-Posta

KitapAdı

Oldukça uzun bir önsözden sonra "bahçe"ye yapılan yolculuk başlıyor. Sizi bilmem ama ben önsözleri okumaktan hiç haz almıyorum ve özellikle de uzak duruyorum, zira önsöz önyargı yaratıyor. Bunlardan çok azı ön yargı yaratmaksızın bir kısım bilgi veriyor olabilir, bunu da yapsa yapsa yazarın kendi yapar diye düşünüyorum.

İşkence Bahçesinin tam 27 sayfalık bir önsözü var. Bu önsöz Michel Delon tarafından yazılmış. Sayın Delon, kitabın yazarı Mirbeau, yazarın yaşadığı ve eserin yazıldığı dönem, toplumun içinde bulunduğu durum hakkında tafsilatlı bir açıklama yapıyor. İlginizi çekerse, kitabı bitirdikten sonra okumanızı tavsiye ederim.

Aslında kitap hakkında yazıp çizmeye başlamadan önce (veya uzun önsöz'ü okumadan önce) yazarın kendi ifadeleriyle, romanı yazarken kime seslendiğini kolaylıkla anlayabiliyoruz. Nasıl mı? Yazar bakın kitabı kimlere ithaf ediyor:

"Bu cinayet ve kan dolu sayfaları, insanları eğiten, yönlendiren, yöneten rahiplere, askerlere, yargıçlara, insanlara ithaf ediyorum."


Mirbeau yaşadığı yıllarda bir aydın olarak, sistemin ve sistemi yönlendirenlerin içten içe kaynayan yozlaşmışlığını o kadar iyi gözlemlemiş olacak ki böyle bir ithafla eserine giriş yapmış.

Sahne, bir akşam yemeği ile açılıyor. Öyle bir akşam yemeği ki bu, her kesimden entellektüel, yaşamın içine, her köşesine sinmiş olan suç - cinayet unsurları hakkında konuşuyorlar. Panayırlardaki atış talimlerinde kullanılan insan figürleri ile insanın cinayeti nasıl zamanla kanıksadığı; toplumun koruyuculuğuna savunan ordunun gemilerine verilen isimlerde saklanan dehşet: "yıkım", "şiddet" "terör"... Toplumu oluşturan bireylerin tahammülsüzlükleri. Bu sohbette herkes yapını alıyor, enteller, kadınlar, askerler, rahipler.Ve tartışmaların tam ortasında baş kahramanımız ortaya atılıyor: tüm bu iki yüzlü toplum senaryolarının içinde, dünyanın ta öte ucunda rastgeldiği bir kadını - C L A R A - ve o kadının gerçek yüzünü, toplumun tüm aldatmaca perdesi arkasındaki gerçeğin rahatsız edici çıplaklığını anlatmaya başlıyor. Ne abartarak ne azaltarak, herşeyi olduğu gibi ve tüm rahatsız ediciliğiyle.

Şayet mideniz sağlam değil, dayanma gücünüz zayıfsa bu kitabın devamını okumamanızı (özellikle de ikinci bölümü - İşkence Bahçesi), kafanızı deve kuşu gibi toprağın altında tutarak, güvenli ve huzurlu dünyanızda yaşamanızı sürdürmenizi öneririm.

Roman iki ana bölüme ayrılıyor:
1. Geçici Görevde
2. İşkence Bahçesi

Yazar, birinci bölümde kahramanımızın (kahrmanımız diyorum çünkü, olayın merkezindeki kahraman isminin önemli olmadığı gerekçesiyle bunu belirtmekten imtina ediyor.) bürokrasinin trajikomik etkisiyle, aslında hiç de uzman olmadığı bir konuyu (embiryolojist olarak) incelemesi gerekçesiyle, uzman olarak, yaşamından ümidi kestiği bir anda, uzak doğuya (önce Sri Lanka ve oradan da Claranın önderliğinde Çin'e...) sürüklenmesini anlatırken, ikinci bölümde kahramanın kendini işkence bahçesinin tam ortasında buluşunu ve Clara'nın önderliğinde zevkle acının sanatsal birleşimini acıtan bir dille ve açıklıkla anlatıyor.

Kahraman doğuya yaptığı yolculukta, öldürmeyi kendine şiar edinmiş beyazlarla karşılaşıyor. Onların öldürme konusunda birbirleriyle nasıl yarıştıklarını, bundan aldıkları hazzı, ilkel olduğunu düşündükleri doğu uygarlığını nasıl uygarlıkla tanıştırdıklarını (!?!?) (aslında bu tablo çok tanıdık, sanki yüzlerce yıldır hiçbir şey değişmemiş! Irak, Afganistan, Kore saymakla bitmeyen onca ülke...) gözlemliyor.

Sri Lanka'dan sonra, meleklerin güzelliğine çekiliciğine sahip, seks tanrıçası Clara'nın ardından, kokuşmuşluğun ve düzensizliğin hakim olduğu Çin'e varıyorlar. Burada Clara'nın şiddete olan eğilimi ve güzelliğinin altındaki dehşetli manzara yavaş yavaş açığa çıkmaya başlıyor. Rehber Clara, kahramanımızı işkence bahçesinde gezintiye çıkarıyor... (çürümüşlük içinde sehvet ve aşk, acı içinde zevk ve eğlence)

Kitabın arka kapağını (bkz. "Arka Kapak" sekmesi) okuduğunuzda, derin ve ağır bir düşünsel örgü beklentisi veya yanılgısı içine girebilirsiniz. Oysa, kanaatime göre yazarın içinde bulunduğu dönemi, kitabın önsözünü derinlenmesine irdelemediyseniz, arka kapakta yazılı iki paragrafın kitabın tümüne aslında çok hafif bir şekilde dağılmış olduğunu göreceksiniz. Çoğu zaman dikkatinizi çekecek olan, uzak doğuya yapılan yolculukta garip sohbetler, işkence bahçesine yapılan gezintide kahramanın tanık olduğu işkence yöntemleri, kanın ılık hissiyatı ve kokusu olacak.

Peki ya "işkence bahçesi" ne anlama geliyor? Bunun için kitabı okuyup kendiniz bulmalısınız...

Arka Kapak

Octave Mirbeau
AYRINTI YAYINLARI

Roman, liberal bir Avrupalının, sömürgecilik ve henüz Üçüncü Dünya diye adlandırılmaya başlanmamış olan toplumsal yapı karşısındaki ikircikli tutumunu ortaya koyar: Bir yandan sistemin arkaik olduğunu düşünse de, diğer yandan, bir düzen ve görev adamı olarak, bizim sulu gözlü ve gülünç insancıllığmızla hafifleştirilmemiş olan ceza gibi ceza'ları takdir etmektedir içten içe.

Mirbeau'nun, cevabını aradığı soru aslında şudur: Şiddet ve zulüm psikopatolojinin bir sonucu mudur, yoksa insan doğasının ayrılmaz bir parçası mıdır? Batılı uygar toplumlar, ikiyüzlü bir tavırla, zulmü yadsır görünürken,aslında etrafa durmadan şiddet tohumları saçmakta, dünyada yaşanan zulmün bizzat mimarı ve seyircisi olmaktadır.

Eser Kendini Anlatırken


"Rica ediyorum!... dedi ona hak veren ev sahibi... Ben kitaplarımda, siz derslerinizde, topluma yalnızca yalanlar aktarabildiğimize göre, bize gerçek düşüncelerimizi açıklama imkanı sağlayan bu tek fırsatta olduğunca yararlanalım."

"Demek istediğim şu, hepimiz, az çok katiliz... Hepimizin beyninden, daha düşük derecede de olsa, ki ben buna inanmak istiyorum, benzer hisler geçmiştir. Doğuştan içimizde var olan öldürme gereksinimini bastırıyoruz, onu, endüstri, sömürge ticareti, savaş, av, Yahudi düşmanlığı gibi yasal başka yönlere kanalize ederek fiziksel şiddetini azaltıyoruz."

"...en tüyler ürpertici cinayetler, hemen her zaman kadının eseridir. Onları, o düşünür, o tasarlar, o hazırlar, o yönetir... Bunları kendi eliyle gerçekleştiremiyorsa da, ki genellikle gücü yetmez, onlardaki acımasızlıkta, zalimlikle, onun manevi varlığını, aklını, cinsiyetini buluruz..."Kadını bulun!" der sağduyulu kriminalist..."

"- Zenciler mi? diye itiraz etti kaşif...Kesinlikle hayır! Siyahların ülkesinde yalnızca beyazlar yamyamdır...
- O halde, onları öldürmek niye?
- Ama size söyledim... onları uygarlaştırmak için. Ayrıca bu, çok da eğlenceliydi!"

"Savaş, olabilecek en kısa sürede, mümkün olan en kısa sürede, mümkün olan en fazla miktarda insanı katletmekten ibarettir. Onu daha kanlı ve daha süretli kılmak, gitgide tahrip gücü daha yüksek silahlar icat etmekle mümkündür. Bu tüm insalığın meselesidir... ve ayrıca modernleşmedir..."

"Annesine tecavüz etmiş, sonra da bir bıçak darbesiyle karnını deşmiş bir adam gördüm. Adamın zaten deli olduğunu söyleniyordu... Okşama işkencesi ile idamı kararlaştrıldı... Hayranlık verici değil mi?.. Çok alçak bir masanın üzerine, kolları, bacakları ve gövdesi çok sağlam iplerle bağlanmış vaziyette, uzunlamasına yatırılmıştı...tamamen siyahlara bürünmüş, çıplak kolunda kalın bir bilezik taşıyan bir kadın, delinin yanına gelip, yere diz çöktü...Erkeklik organını avuçladı...ve törenvari bir şekilde görevini yerine getirdi... Oh sevgilim! Sevgilim!..bu dört saat devam etti...dört saat boyunca işini bilen okşamalar, ki bu süre boyunca yüzündeki o donuk ve soğuk ifade, bir nebze olsun değişmedi!.. Adam,
işkenceci kadının bütün yüzüne bulaşan bir kan fışkırması içinde son soluğunu verdi."

"Bir saat önce gelmemiş olmanız gerçekten çok yazık, dedi, iyi yürekli adam... çok güzel bir şey kaçırdınız... öyle her gün görülmeyen türden... eşsiz bir çalışma, milady... bir adamı baştan ayağa yeniden yonttum ben, bütün derisini yüzdükten sonra... o kadar çarpık çurpuk bir vücudu vardı ki!...ha!..ha!..ha!.."

  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile