Ara

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

Gölgesizler PDF Yazdır e-Posta

Kitap

Kitap adı: GÖLGESİZLER

Yayınevi: İletişim

Yazar adı: HASAN ALİ TOPTAŞ

“Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm, üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi"

Köyde insanlar ortadan kaybolmaya başlar. İlkin Cıngıl Nuri “Böğrüm yanıyor” diye koşarak çıkar evden; "birdenbire derisi dar gelmiş bedenince; elleri kollarına, ayakları bacaklarına uymaz ve gözleri görmesine yetmez olmuş"  gidiş o gidiş, çoluk çocuk perişam...Ardından Güvercin sanki yer yarılır içine düşer. Ve onları aramaya kente giden Muhtar... Aklını yitirip kar neden yağar diye soran Cennet'in oğlu, tıraş bıçağı almaya giden ve dönmeyen berber çırağı, çırağını merak eden ve peşinden onu aramaya giden berber... Sırra kadem basanlar, sırrı kendini aşıp köye dönenler. Düşle gerçek arası; neyin düş neyin gerçek olduğu karmaşası...

Belki de yaşananların hiç biri kurgu değildir. Bu insancıklar , bu trajedi; ne olursa olsun gerçekleşecektir. Gerçek mi? Peki o denir?
"Ola ki başka bir yerde yaşıyorduk o an, başka zamanda yaşıyor ve oradan burayı düşlüyorduk düşlediğimizin farkına bile varmadan"

"Herkes benim içimdeydi, bir anlamda, bu benim de onların içinde olmam demekti aslında"

"Belki de doğru düşünüyordu ,herkesin bir yoku vardı köyde , herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlere girip çıkıyordu insanlar gibi. kahvede çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı. Muhtarın haberi yoktu bunlardan, hiçbiriyle karşılaşmamıştı. Ola ki, köylüler büyük bir titizlikle gizliyordu yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sesizce besliyordu. Bu konuda her insanın kendine özgü yöntemi vardı belki, sözgelimi, kimi geceler boyu düş yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masalllarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiriyordu......Cennetle birlikte çorba pişiriyor, tuzuna bakıyor, su içiyor ve cennet'e baka baka giderek Cennetin kendisi ya da düşleri oluyordu. Hiç kuşkusuz bu durumda Cennet düş diye bir başkasının gerçeğini yaşıyordu, bir yokun yaşamını."

Ne Okusam

MODERN VE POSTMODERN EĞİLİMLER
1970 sonrasında Türk romanında özellikle Oğuz Atay’ın (1934-1977) Tutunamayanlar (1971-1972) romanıyla birlikte kendini gösteren ve 1980’li yıllarda güçlenen yeni bir eğilim ortaya çıkar. Bu eğilimin iki önemli özelliğinden birisi romanın kendisini de bir roman konusu olarak ele alması, ikincisi de bireyin karmaşık iç dünyasına yönelerek bu dünyayı önceki romanlardan çok farklı anlatım teknikleriyle vermesidir. Tutunamayanlar romanı, bu özelliklere uygun olarak iç içe geçmiş veya üst üste binmiş üç hikâyeden oluşur. İnsanları ezen, yozlaştıran toplumsal düzen ve toplumun sahte değerleriyle uyuşamayarak sanata sığınan Selim Işık’ın intiharla sonuçlanan hayatı ilk hikâyeyi, Selim’in hayatını ve intiharını araştıran ve onun etkisiyle bir kişilik değişimine uğrayarak hayatı değişen Turgut Özben’in ruhsal dünyası ikinci hikâyeyi, bütün bu olayların yazılması ve kitap haline gelmesiyle ilgili gelişmeler de üçüncü hikâyeyi oluşturur. Böylece bu roman hem bir romanın doğuşu ve yazılışının hikâyesini hem de birbirine benzeyen iki kahramanın hikâyesini karmaşık bir anlatım yöntemiyle verir. Oğuz Atay bu yolla klâsik gerçekçi roman anlayışının anlatım tekniklerini yıkarak bu vesileyle hem geleneksel roman anlayışıyla hem de toplumun insanı ezen düzeni ve sahte değerleriyle alay eder. Bu, batıda gelişen modernist ve postmodernist roman anlayışlarının Türk romanına uygulanmasıdır. Açıkçası Tutunamayanlar’da James Joyce, Franz Kafka, William Faulkner gibi modernist romancıların ve Vladimir Nabokov ve A. Robbe Grillet gibi postmodern yazarların kullandığı anlatım teknikleri karmaşık bir şekilde kullanılmıştır.

Atay’ın Tehlikeli Oyunlar (1973) romanı ve Korkuyu Beklerken (1975) adlı hikâye kitabında da uyguladığı bu teknikler, eserlerin yayımlandığı yıllarda lâyıkıyla değerlendirilememiş olmakla birlikte, özellikle 1980’den sonra büyük bir ilgi uyandırmış ve yazarı Tanpınar gibi gitgide artan bir ilginin odağı haline getirmiştir. Yusuf Atılgan’ın bir yalnızlığın bunalımlarını anlatan Anayurt Oteli de hemen hemen aynı tarihlerde (1973) ve benzer tekniklerle yazılmış diğer bir ilgi çekici romandır.

1980’den sonra eser veren birçok hikâye ve roman yazarı eserlerinde bu yeni teknikleri kullanmıştır. Bu yazarlar arasında özellikle Bir Düğün Gecesi (1973) romanıyla Adalet Ağaoğlu’nu (d. 1929), fantastik bir özellik taşıyan Kılavuz (1990) romanıyla Bilge Karasu’yu (1930-1995); daha sonraki kuşaklardan da dedektif romanının bir çeşit parodisi olan Bir Cinayet Romanı (1989) adlı eseriyle Pınar Kür’ü (d. 1945), Arzu Sapağında İnecek Var (1989) adlı fantastik romanıyla Nazlı Eray’ı (d. 1945) ve yeni bir biçim peşindeki Sevgili Arsız Ölüm (1983) romanıyla Latife Tekin’i (d. 1957) sayabiliriz.

Çağdaş yazarlardan Orhan Pamuk (d. 1952) ise benzer özellikleri taşıyan romanlarıyla günümüzde çok sözü edilen ve medya aracılığıyla geniş bir kitle karşısında tartışılan bir romancıdır. Onun özellikle Kara Kitap (1990) romanı birçok bakımdan Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını andırır. Klâsik gerçekçilik anlayışından uzaklık, anlatım yöntemleri, hikâye anlatıcılarının çeşitliliği, değişik üslûp ve söyleyiş özelliklerine sahip metinlerin varlığı iki romanın yapısal benzerlikleri arasındadır. Her iki romanda da bir arayış içinde olan kahramanlar, kişiliklerini bulduklarında kendi hikâyelerini yazmaya başlarlar. Bir roman veya hikâye yazmayı da konu edinmiş olan bu eserlerin farklı tarafı, Oğuz Atay’ın kahramanlarının Hamlet ve Don Kişot gibi batı edebiyatlarının büyük eserlerini, Orhan Pamuk’un kahramanlarının ise Binbir Gece Hikâyeleri, Mesnevi ve Hüsn ü Aşk gibi doğu edebiyatlarının büyük eserlerini kendilerine örnek almış olmalarıdır. Orhan Pamuk daha sonra yazdığı Yeni Hayat (1994), Benim Adım Kırmızı (1998) ve Kar (2002) romanlarıyla da büyük yankılar uyandırmış ve batı dillerine çevrilen eserleriyle dünya çapında ün kazanmış bir romancımızdır.

Modern ve postmodern eğilimlerin roman ve hikâyeye hakim olduğu bu dönemde daha önceki dönemde yaygınlaşan toplumcu gerçekçi roman hareketine sokulabilecek eserler de elbette yazılmıştır. Özellikle 1971’de askerlerin hükûmete verdiği 12 Mart Muhtırası ve sonrasında gelişen olaylar birçok romana konu olmuş ve yazarlar, toplumcu gerçekçi bir bakışla halkı sömüren kapitalist burjuva düzenine karşı devrimci gençlerin isyanını anlatan romanlar yazmışlardır. Daha önceki romanlardan farklı olarak burada köylünün yerini halk, toprak ağasının yerini kapitalist burjuva sınıfı, dağa çıkan köylünün yerini de devrimci gençler alırlar.
Erdal Öz’ün Yaralısın (1974), Fürüzan’ın 47’liler (1974), Sevgi Soysal’ın Şafak (1975) ve Samim Kocagöz’ün Tartışma (1976) romanları bu konuda yazılmış romanların örnekleri arasındadır.

1980’li yıllarda toplumcu gerçekçi roman çizgisini terk ederek bireye ve yeni anlatım yöntemlerine yönelen Türk roman ve hikâyesi, elbetteki bu saydığımız isim ve eserlerden ibaret değildir. Ününü önceki yıllarda yapmış birçok yazarın bu dönemde de eserler vermesinin yanı sıra 1940’lı, 50’li ve 60’lı yıllarda doğan birçok roman ve hikâye yazarı dikkate değer eserler vermiş ve vermeye de devam etmektedirler. Bu isimler arasında Tomris Uyar (d. 1941), Sevinç Çokum (d. 1943) Alev Alatlı (d. 1944), Mustafa Kutlu (d. 1947), Mehmet Eroğlu (d. 1948), Selim İleri (d. 1949), Ahmet Altan (d.1950), Nedim Gürsel (d.1951) ve İhsan Oktay Anar (d.1960) gibi yazarlar ön plana çıkmış görünmektedirler.
Bu yazı Kültür ve Turizm Bakanlığı web sitesinden alınmıştır. Tıklayınız.

Ne İzlesem

Gölgesizler (2008) Fragman ve detaylı bilgi için TIKLAYIN

Yönetmen: Ümit Ünal

İstanbul'da çalışan bir berber, "hem burada, hem de çok uzaklarda" olmak ister. Ve bir gün aniden başını alır ve o çok uzaklara gidiverir. Çok uzaklarda, bir "hiçkimse" olarak yepyeni bir hayata başlamak mümkün müdür? Orada bir köy vardır uzakta… O köy neresidir, Türkiye’nin neresindedir? Bilinmez. Yıllardan hangi yıldır, zamanlardan hangi zamandır? Bilinmez. Orada, zaman sonsuz bir baharda donmuş gibidir. Orda bir köy vardır uzakta… Peki o köy kimin köyüdür?...

Vikipedi'de yer alan ayrtınılı yazı için TIKLAYIN.

---------------------------------------------------------

POSTMODERN BİR FİLM
Blue Velvet - Mavi Kedife (1986) Fragman ve detaylı bilgi için TIKLAYIN

Yönetmen: DAVID LYNCH

Yönetmenliğini David Lynch’in üstlendiği ve kimi eleştirmenlerce, aşırı şiddet sahneleriyle dolu ve takıntılı bir röntgencilik sergileyen, postmodern bir kabalık olarak nitelendirilen (Atayman, 2003: 212), 1986 yapımı filmin konusu kısaca şöyle: Yüksekokul mezunu Jeffrey Beaumont (Kyle Maclachlan), hastanede yatan babasının yerine kasabadaki dükkanı işletmek üzere, doğduğu kasaba olan Lumberton’a gelir. Babasını hastanede ziyaret ettikten sonra, eve dönerken bir bahçede kesik bir kulak bulur. Jeffrey müthiş bir heyecana kapılır, karşı koyamayacağı bir tutkuyla bu kulağın neyin nesi olduğunu ortaya çıkarmaya çalışır. Jeffrey’nin merakından etkilenen kız arkadaşı Sandy (Laura Dern) de ona yardım eder. Sandy, Jeffrey’e gece kulübünde şarkı söyleyen Dorothy Vallens’ten (Isabella Rossellini) söz eder. Çünkü kadının olup bitenle bir ilişkisi olması ihtimali vardır. Jeffrey, Dorothy’nin dairesine girer, kadın onu farkeder. Tam o sırada kapı çalar; Jeffrey saklanmak zorunda kalır.Gelen Dorothy’nin belalısı Frank’tir (Dennis Hopper). Jeffrey gizlendiği dolaptan Frank’in kadına zorla sahip olma girişimini izler. Frank, kadının kocasını ve oğlunu kaçırmış, bu durumu kullanarak da kadını seks kölesi haline getirmiştir. Jeffrey, gözlerinin önünde cereyan eden bu olaydan sonra Dorothy’nin evine sık sık uğrar ve aralarında bir ilişki başlar. Frank bir gün Jeffrey’i Dorothy’nin evinde yakalar ve Jeffrey gerçek şiddetle o zaman tanışarak, karanlık yaşamın bütün pis yönlerini görür. Filmin finalinde Jeffrey ve Frank karşı karşıya gelir. İkisinden birisi bu savaşı kazanacaktır ve savaşı kazanan Frank’i öldüren Jeffrey olur. Filmin sonunda taşlar yerli yerine oturmuştur ve Jeffrey Sandy ile evlenerek huzurlu  aşama bir kez daha geri dönmüştür.

Filmde temel karşıtlık iyi‐kötü üzerine kuruludur. İyi’yi Jeffrey ile Sandy, Kötü’yü de Frank ve çevresi temsil etmektedir. Bu iki kavram arasında bir orta noktayı bulmak güçtür. Çünkü, filmde iyiler çok iyi, kötüler de çok kötü olarak resmedilmiştir. Jeffrey çok iyi bir insandır ama kötülerin dünyasını da merak etmektedir. Bu dünyaya adım atmak ve burada yaşanılanları öğrenmek istemektedir. Filmin üzerinde önemle durduğu diğer bir karşıtlık da gerçek yaşam‐öteki yaşamdır. Lynch, iyi insanların olduğu yaşamı öteki yaşam olarak sunmaktadır. Artık günümüzün postmodern dünyasında masalsı, iyi ilişkilerin yaşandığı kasabalar yoktur. Aşk, sevgi, mutluluk kavramları değişmiştir ve mutlu son yoktur. Gerçek yaşam ise, şiddetin, pisliğin kol gezdiği bir yaşamdır. Jeffrey’nin kahraman olabilmesi için öteki yaşamda sahip olduklarını bir kenara bırakıp, gerçek yaşamın derinliklerine dalması gerekmektedir. Yani  kahramanlığın ilk şartı olan, bilinmezliğe doğru ilk adımı cesurca atması gerekmektedir. Jeffrey, bunu yapar ve Frank’i öldürerek kahraman olur.

Bu pasaj Filiz Erdemir – Postmodern Sinemada Kahramanın Dönüşümü isimli makalesinden alınmıştır. Tıklayın

Ne Yapsam

KAYBOLMAK İÇİN NEDEN ARAYANLARA...
ONÜÇBİNYÜZYÜZKIRK – Füruzan Şimşek
Yer: Pg Art Gallery
Adres: Boğazkesen Cd. No: 76/B Tophane İstanbul

“Böğrüm yanıyor”... diyen ancak kaybolmaya cesareti olamayanlar için kışkırtıcı tavsiyemiz...
“Sabah uyanıp anti-depresanını, vitaminini, kahvesini içip çantasındaki biber gazının hala orada olup olmadığına alışkanlıkla göz atan insan; evcil hayvanının başını okşayarak ilaçlarından aldığı destekle kendini rutinin içine atar. Aklında ne vardır? Belleği neyi saklamaktadır? Depremin bir gün gelip kendisini de vuracağını mı, yaşadığı şehirdirde terörizmin her an baş gösterebileceğini mi, belki bir saat içinde kırk farklı kişi tarafından tecavüze uğrasa da adalete sığınmanın anlamsızlığını mı? Yaşadığı dünya ona, kalabalığı, kötü tv programlarını, taraflı haberleri, şiddeti, korkuyu, yalnızlığı sunmaktadır. Bense yaşananları tespite çalışmaktayım.’

Füruzan Şimşek “onüçbinyüzkırk” başlıklı sergisiyle Pg Art Gallery’de izleyicilerle buluşuyor. Güncel dünyada giderek tekdüzeleşen yaşamlarında, daralan bir çemberin içinde sıkışan şehirli insan, sanatçının çalışmalarının genel perspektifini oluşturuyor. Her duygu, her obje, her imge sanatçının işlerinde bize sunulmaya adaydır. Antidepresanlardan iş makinelerine, MOBESE kameralarından kaldırım taşlarına kadar her şey onun çalışmalarının 'ana kahramanı' olabiliyor. Şimşek, bazen bize olağan gelen objelerin aslında ne denli sıradışı algılanabileceğine dikkat çekiyor.
Giderek oyunu daha belirgin ve kendine dönük kurallarla oynayan sistemde, insanın reddetmek istemesine rağmen giderek benimsediği çağın metalarına yöneliyor sanatçı. Onun sanatı yaşadıklarıyla, etkilendikleriyle, tespit ettikleriyle şekilleniyor. Resimlerinde mekânı ifade etmekten kaçınmasını, yoğunlaştığı nesneleri ve figürleri öne çıkartmasını ise bilhassa günümüz dünyasında daha fazla ön plana çıkan bireyselleşmeye bağlıyor. Kalıpsızlıktan, özgürlükten gelen insanın çağımızdaki hastalıklı durumuna ironik göndermelerde bulunuyor sanatçı. Bunu yaparken de kendi hayatından yola çıkıyor, yaşadığı ‘onüçbinyüzkırk’ günün izlerini bu sergide gözler önüne seriyor. “

Tanıtım metninden alınmıştır.

Yazar

HASAN ALİ TOPTAŞ
POSTMODERN BİR YAZAR

1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesinde doğdu. 1975'de liseyi bitirdikten sonra Uşak Meslek Yüksek Okulu'na girdi. 1980 öncesinin kargaşasında okula ancak bir yıl devam etti ve öğrenimini yarıda bıraktı. Bir süre işsiz güçsüz dolaştı. 1981'de, başka çıkar yol bulamadığı için memuriyet sınavına girdi ve Çivril Vergi Dairesi'nde veznedar olarak çalışmaya başladı. Burada, yaklaşık beş yıl boyunca, homurdana homurdana makbuz kesip para saydı. 1985'te Maliye Bakanlığı'nın iki yıllık kurs sınavını kazanıp (aslında bahane edip) mesleki öğrenim görmek üzere Ankara'ya geldi. 1987'de, o güne dek çeşitli dergilerde çıkan öykülerini Bir Gülüşün Kimliği adlı kitapta topladı. 1988'de, İzzet Kılıçlı, Cemil Kavukçu ve Tamer K. Bilgin ile birlikte Yazıt dergisinde yer aldı. Aynı yıl, Maliye Bakanlığı'nın kursunu bitirip Sincan Vergi Dairesi'nde icra memuru olarak yeniden göreve başladı.

1990'da ilk kitabında olduğu gibi yine maliyetini kendisi karşılayarak Yoklar FısıltısıÖlü Zaman Gezginleri adlı öykü dosyasıyla Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı ve bu dosya Çankaya Belediyesince kitaplaştırıldı ama, önceki kitaplar gibi Ölü Zaman Gezginleri de okurla buluşamadı, kitapçılara ulaşamadı. Aynı yıl yazar, Sonsuzluğa Nokta adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığının düzenlediği yarışmada mansiyon aldı. Romanını yayımlatacak yayınevi bulamayınca, artık hiçbir şey yazmayacağım diye tutup yalnızlık teması üzerine şiirsel metinler yazdı ve bu metinler Kavram Yayınlarınca kitaplaştırıldı.

Yazar, 1994 yılında Gölgesizler adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Gölgesizler'in yayımlanmasından sonra 1996'da Kayıp Hayaller Kitabı adlı romanı yayımlandı. Ardından, yazar, Bin Hüzünlü Haz adlı romanını yazdı ve gene yayımlatacak yayınevi bulamadı. Her kapıdan geri çevrilen bu romanı, sonunda Adam Yayınları kitaplaştırma cesaretini gösterdi ve roman 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü aldı. Ertesi yıl, aynı roman, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri tarafından en iyi roman ödülüyle ödüllendirildi. Bu ülke sınırları dışında herkes onu doğunun Kafka’sı olarak tanıdı.

Bağlan



Bu sayfayı ekleyin...
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.

Yorumlar  

 
0 # 2013-09-26 20:33
Büyülü bir köy gezintisi. Ne gerçek ne hayali. Kimsenin değil sadece Türkçe'nin başrolde olduğu büyük bir roman. Zihnime inen en güzel balyozlardan biri.
Her sayfada ince ince işlenmiş cümleler, bir ömür harcasam sözcükleri böyle getiremem yan yana. Ne kadar aktarsam az ama boş geçmek olmaz:

"Belki de berberin kendine sığmazlığı vardı orada; sözgelimi bir köyde, yine böyle bir dükkanda berber kılığında oturuyor ve arada bir başını çevirip buraya bakıyordu."

"Köy, güneşin altında yaralı, beyaz bir hayvan gibi yatıyordu."

"Şafak sökerken, sabah ezanından kopmuş heceler gibi yavaş yavaş dağılmıştı toplananlar; alacakaranlık sokakları geçip evlerine varmış ve kuş uykusuna yatmışlardı."

"Havada, her şeyi varoluşunun son çizgisine iten kalın, kalınlığı kadar da bükülmez binlerce telin gerginliği vardı."
Cevap | Alıntı | Alıntı
 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile