Ara

Yazıyooooor!


"Koku" Bulten sizleri bekliyor, ayda iki defa
TIKLA
Yaziyor! Okuyoooor... okutuyor!

Anket

Favori Distopya Romanınız?
 

Twitter'da Takip Et

Haberdar Olun!

Çığlık PDF Yazdır e-Posta

KitapAdı

Yazar adı: Lu Sin

Yayınevi: Gün

Yıl 1968, İstanbul'da Başmüsahip sokak, Tan APt. No:6'da basılan bir kitap "Çığlık". Aradan 42 sene geçiyor. Kitapçıları geziyorum: ne Lu Sin'den ne de Çığlık'tan haber var. Geçitiğimiz Tüyap kitap fuarında gezinirken, ikinci el kitaplar satan bir stantta yer alan kitaplar arasında "Çığlık"a rastlıyorum ve hazine bulmuş edasıyla satın alıyorum ve dostum Volkan'a hediye ediyorum. Bu kitap okunmalı, üzerine düşünülmeli ve tartışılmalı çünkü... Tıpkı bu ara okuduğum başka bir kitap olan Lanark (Alasdair Gray)'da yazarın ifade ettiği gibi iki tür hikaye vardır:

"Bunlardan biri, içinde düşünceye pek rastlanmayan,bol aksiyonlu bir çeşit yazılı sinemaydı. İkinci tür ise, çok düşünüp de fazla icraatta bulunmayan zeki ama mutsuz insanları, genellikle de yazarların kendilerini konu alan hikayelerdi."

Alasdair Gray'in ikinci tür hikayenin özelliklerini sayarken yapmış olduğu tespitlerin bir kısmına katılmamakla beraber, derin bir düşüncenin ürünü olan hikaye türünün özellikle okunmaya değer olduğuna inanıyorum ve Lu Sin'in de bu türden hikayeler yazan bir yazar olduğu kanaatindeyim.

Bakın Çığlık kitabının "açıklama" kısmında yayımcılar onun için nasıl bir tasvir yapmışlar: "Modern ve gerçekçi Çin edebiyatının babası olan Lu Sin, aynı zamanda, ideolojik kökleri Çin'deki devrimci-sosyalist hareketin ilk teşkilatlanma yıllarında bulunan <kültür ihtilali>nin de ilk bayraktarıdır."

 

Bu kısa girizgahtan sonra, Lu Sin hikayelerinin derlendiği "Çiğlık" adlı kitabın içindeki hikayelere ve bunların çağrıştırdığı türlü dehlizlere doğru yol alalım.

Eser içerisindeki hikayelere geçmeden önce, özellikle etkileyici olduğunu düşündüğüm yazarın önsözünden bir kaç alıntı yapmak

isterim, zira yazar kendi ağzından Çığlık adlı eserin oluşum hikayesini anlatmaktadır, bu önsözünde ve dahası yazarı fikirsel olarak olgunlaşmaya yönelten süreci de en iyi şekilde göz önüne sermektedir. Aslını sorarsanız, önsözlerin gereksiz ön yargılara neden olduğunu düşündüğümden çoğunlukla önsözleri kitapları bitirdikten sonra okurum, ancak yazarın kendi tarafından oluşturulmuş bir önsöz eserin bir parçası sayılmaz mı? (Önsöz karşıtı bir yazar için bkz. Atrhur Koestler)

"... benim bütün felaketim herşeyi unutamayışımdan ileri geliyor. İŞte Çığlık, unutmayı bir türlü başaramadığım bu anılardan doğdu."

Aslında, unutmak insanın en büyük meziyetlerinden biriyken, unutmadan direnmek ve inadına unutmadıklarına tutunarak, ne kadar acı verse de bunları mücadele konusu ederek düşün cephesinde ön saflarda yer tutmak, asıl takdire şayan olandır diye düşünüyorum. Bu sayededir ki insanoğlu yüzyıllardır süre gelen mücadelesinde biraz olsun ilerleyebilmiştir. (Tabii bu ilerleme başarı addedilebilirse.) Acılarını, yaşadıklarını bir topluma fener olmak, ışık tutmak düşüncesiyle yazılarında dile getiren Lu Sin bakın ne diyor, önsözünün devamında:

"Rahatlık içinde doğup büyüdükten sonra yoksullaşanlar, dünyanın gerçek yüzünü bu deney sayesinde öğrenir genellikle."

Bu cümleyi okur okumaz, belki de Lu Sin'in düşünceleriyle tezat oluşturacak düşüncelere sahip, ancak tam da Lu Sin'in ifade ettiği şekilde acı tecrübelerle hayatı öğrenmiş bir başka yazar geliyor aklıma: Ayn Rand. Sovyetlerin düzeninden Amerika'nın düzenine uzanan garip bir evrimin meyvesi. Biz konumuza dönelim. Lu Sin, Çin'den Japonya'ya uzanan hayatının ilk yıllarında Rus - Japon Savaşı döneminde, vatanı için tıp eğitimi aldıktan sonra yurduna dönmeyi, savaş döneminde de askeri hekim olarak yurtdaşlarında reform inancını pekiştirecek bir doktor olmayı planlayan bir idealistken, tıpkı kendisinin de ifade ettiği gibi, acı deneyimler sayesinde tıp eğitimine son verme kararı almıştır. Gerekçeleri ise oldukça düşündürücü, bakın nasıl ifade ediyor içinde olduğu ruh halini ve düşüncelerini:

"Zayıf ve geri kalmış bir milletin fertleri, vücutça sapasağlam olsalar bile, ahaliye göz dağı vermek isteyenler tarafından ipe çekilirler veya bu derece pis bir manzararnın güçsüz tanıkları halinde kalmak zorunda bırakılırlarsa; hastalıkltan ölmek durumunda kalmaları, doğrusu pek büyük bir felaket sayılmaz. Demek ki yapılacak ilk şey, halkın kafasını değiştirmekti."

Lu Sin'in bu ifadeleri, kendisini kültür ihtilaline adamış bir yazar olmasını açıklamaya yeter de artar bile. Lu Sin ilerleyen satırlarda, beni yıllar yılı etkileyen başka bir açıklama yapıyor ve bu açıklamada betimlediği hisse de "YALNIZLIK" adını veriyor:

"Bir kimsenin fikirleri tasdik ediliyorsa, bu, onu ilerlemeye iter; fikirlerimize karşı çıkılması ise, mücadele etmeye sürükler bizi. Ama kayıtsız kişilerden müteşekkil bir topluluğun ortasında bağırıp durmakta isek; ne bizi tasdik eden, ne de fikirlerimize karşı çıkan tek insan yoksa etrafımızda; pek tabiidir ki, sınırsız ve çorak bir bozkırın ortasında kaybolmuş hissederiz kendimizi ve bu işe ne türlü bir çare bulmak gerektiğini de bir türlü kestiremeyiz."

İşte yazar bu yalnızlık hissinin soğuk ve nemli ortamında içten içe çürürken, eski dostlarından Kin Sin-yi ile bir akşam sohbet ederken. Onların da Yeni Gençlik dergisini çıkarmak üzere olduklarını ve fakat bu süreçtenne bir teşvikle ne de bir muhalefetler karşılaştırklarını ön görerek onların da bir yalnızlık içinde olduğu duygusuna kapıldığını ifade ediyor. Sonra aralarında geçen şu diyalog sanıyorum ki oldukça etkileyicidir:

- Büyük bir ev getir gözünün önüne. Demirden yapılmış penceresiz bir ev. Yıkılması imkansız. Ve uyuyan insanlarla dolu. Belli ki içeridekiler çok geçmeden boğularak ölecek. Ama gene biliyorsun ki, can çekişmenin acısını tatmadan, uykudan ölüme kayacaklar. Rahat bir ölüm yani. Oysa sen tutmuş çığlıklar atıyorsun ve sonunda uyandırıyorsun içlerinden uykusu en hafif olan bir kaçını. Ve bu bedbaht azınlığın sırtına da, kaçınılmaz bir ölümün acısını çekme görevini yüklemiş oluyorsun. Böylece davranmakla, onlara hizmet ettiğin söylenebilir mi? (Lu Sin)

- Uyanmış adamlar bulunduğu andan itibaren, demirden bir evi yıkmak umudu da doğmuş demektir. (Kin Sin-yi)

Bu diyalog zihnimi çok uzun zaman meşgul etti. Uyku ve uyanıklık  halleri arasındaki algılama sorunsalı ve içinde yaşadığımız hayatın tek düzeliği içinde geçip giden ömrümüz hep kocaman bir soru işareti oldu kafamda. Hazır konu bu noktaya gelmişken, popüler kültürden de bir kısım çağrışımlara yer vermek isterim. Matrix filminde, Cypher karakteri ile Ajan Smith, karşılıklı konuşurlarken, Cypher, uyanıklığın ağır yükünden bıktığını ve artık yediği etin ve içtiği şarabın tadını yeniden hissetmek istediğini (her ne kadar bunların suni olduğunu şimdi biliyor olsa da...), bunun için de kendini suni dünyadaki uykusundan uyandırarak gerçekliğe gözlerini açmasını sağlayan insanları seve seve ele vermeye hazır olduğunu ifade ediyor. Aslında bu konuşma traji komiktir ve bir o kadar da acı gerçektir. Lu Sin'in hayatın acısını ve ölümün acısını çekme görevini yüklediği uykudan uyananları gerçekten de buna hazırlar mı? Ya da bir başka örnek verelim: Başrolünde Jim Carrey'nin oynadığı Truman Şov'da kahramanımız için yaratılmış, kahramanımızın içine doğduğu suni bir dünya var. Kişi bu dünyada mutlu ta ki gerçek dünyanın varlığını hissedene dek...

İşte bu sohbetten sonra yazar, geleceğe ilişkin umudunun kendi içinde hala ölmediğini fark etmiş ve ilerleyen zamanda hikayeler yazmıştır. Bu hikayelerden ilki "Bir Delinin Hatıra Defteri" olmuştur...

Peki niçin, kitabın hiçbir yerinde "çığlık" adında bir hikaye yokken, kitabın adı çığlık olmuştur? Yazar, yaşamış olduğu hüzün ve yalnızlığı unutamadığını, bir imdat çığlığı atmak istediğini ifade ediyor. Bu çığlık, yazarın ifadesiyle, aslında bir çağrıydı. Bu çağrı, tek başına ileriye at süren savaşçı için bir teşvik anlamına gelmekteydi. Öyle bir teşvik ki, engeller karşısında korkuya ve umutsuzluğa kapılmamasını salık veren bir çığlık! Yazar aynı zamanda bir noktaya daha dikkat çekiyor ve bu ileriye atılmayı öğütleyen çığlıklarının içinde niçin umutsuzluk olmadığı şu sözlerle ifade ediyor:

"Bana bir zamanlar müthiş acı vermiş olan yalnızlık duygusunu, gene bir zamanlar benim de kurmuş olduğum güzel hayallerle dolu gençlere hiç bir şekilde aktarmak istemiyordum."

Hikayeler

> Bir Delinin Hatıra Defteri

Her an öldürüleceği kanısına kapılarak çıldıran bir adamın, tutarsız ve bulanık bir üslupla kaleme aldığı hatırlar... Aslında yazar bu hikayesinde, bir delinin hatıraları vasıtasıyla, Çin halkını feodalizme karşı mücadele için ayaklanmaya çağırıyor.

Hatıralar, akıl sağlığını yavaş yavaş yitiren adamın, gördüklerini...düzen içerisinde, insanların nasıl da düzüldüklerini, aklı selim bir adamın nasıl da gördükleri karşısında aklını yitirdiğini; Herkesin aklını yitirdiği bir düzende, aklını koruyan bir adamın nasıl da "deli" olarak nitelendiğini, düşüncelerinin nasıl da akıl dışı olarak damgalandığını acı bir dille anlatıyor.

"Geceleri bir türlü uyuyamıyorum. Anlamak istiyorum çünkü, anlayabilmek için de düşünüyorum."

"Ben de bir insanım: Yemek istiyorlar beni!" 

> Kong Yi Ki

Okur - yazar, şarapçı ama bu nitelikleri beş para etmeyen Kong Yi Ki'nin hazin öyküsü.

> İlaç

Hua ailesinin veremli oğulları için ilaç arayışları ve gayrı tıbbi yöntemlerle yapılan ilacın sonuçları üzerine bir hikaye.

Aslında Lu Sin, yukarıda da yazdığımız gibi, tıp eğitimi aldığı sırada Çin doktorlarının aslında birer şarlatan olduklarını ve Çin halkının bu doktorların elinden çektikleri dolayısıyla Çin halkına acıdığını da dile getirmiştir.

Ayrıca hikaye örgüsü içerisinde, idam edilen bir mahkuma ilişkin yorumlar ve bunun gündelik hayat içerisindeki sıradanlığı da vurgulanmış.

Hikayenin sonunda, Yu'nun mezarına gaipten indirilen çelenk de aslında soru işareti oluşturuyor, ancak Lu Sin, bu durumu kitabın önsözünde açıklamış: "Yazarken, şeflerimin talimatını göz önünde tutuyorum. BU yüzden de bazen gerçekliği hesaba katmadığım, gerçeklikten ayrıldığım oluyordu. Örneğin, İlaç'ta, hiçbir geçerli sebep yokkeni çiçeklerden bir çelenk indirdim Yu'nun mezarına. Büyük şefimiz, kendimizi pasif bir tevekküle bırakmamızı istemediği için yaptım bütün bunları."

> Önemsiz Bir Olay

İnsan hayatındaki küçük bir olay bazen, yaşam boyu kişinin düşüncelerine yön verebilir veya kişinin vicdanına seslenebilir.

İşte Lu Sin, bu kısacık öyküde yitip giden değerlere dikkat çekiyor ve insanın katılaşan yüreğini dağlayarak yumuşatıyor.

> Çay Fincanında Fırtına

Sıradan insanın günlük yaşamı içerisindeki değişkenlerin ne derece önemsiz olursa olsun, yine de yaşamı ne denli alt üst edebileceğini ustalıkla vurguluyor bu hikayede Lu Sin. Öykünün başlangıcında güçlü kalemiyle kendi romantizmi içinde yaşayan entellektüelleri de ustalıkla yeriyor:

"Çocuklar koşarak önlerinden geçiyordu; reçine ağaçlarının dibinde yere çömelerek çakıl taşlarıyla oynayan çocuklar görülüyordu. Buğulama olarak pişirilmiş kuru sebze ve pirinç dolu tencereler taşıyorlardı kucaklarında, tencerelerden sıcacık ve kokulu buharlar yükseliyordu havaya. Bir nehir gemisi geçiyor ve gemideki aklı evvel okumuşlar bu manzarayı görünce birden bire romatikleşip <Ah! Ne güzel kaygısızlık! Kır hayatının en büyük mutluluğu budur işte!> diyorlardı birbirlerine."


Oysa hikayede, Yedi Parmak adlı kahramanın imparatorun yeniden taç giymesi haberleriyle değişime uğrayan hayatı, imparatorun askerlerine karşı takınacağı tavır, gündelik yaşam içerisinde ailesinin değişen düzenle birlikte kendisine karşı birden bire değişen tavrı, evin küçük kızının kırdığı tamir edilmesi gereken kase, büyük annenin geçimsiz tavırları ve birçok benzeri zorlukla örülmüş yaşam mücadelesi gözler önüne seriliyor. Ve değişimin hızı da ustalıkla sergileniyor.

Kısaca, davulun sesi uzaktan hoş geliyor. Ancak, günlük hayat mücadelesi içinde insancıklar kendi dağlarının karında donup gitmemek için büyük mücadeleler veriyorlar.

> Atalarımın Köyü

Lu Sin'in isimsiz kahramanı Köyünden ayrıldıktan tam yirmi yıl sonra, köyüne dönüyor. Ancak bu defa da sonsuza dek ayrılmak üzere dönüyor köyüne, annesini, yiğenini, eşyalarını almaya ve ayrılmaya geliyor. Önceleri köyün geçimişe oranla çok daha soluk ve yalnız olduğunu düşünse de bir müddet sonra fark ediyor ki aslında köyde değişen hiçbir şey yok, değişen tek şey kendisi, beklentileri, umutları... Köyde kaldığı birkaç gün boyunca, geçmişine, hatıralarına yolculuk yapıyor, çocukluk arkadaşı/hizmetçilerinin oğlu, Juen-tu'yu hatırlıyor. Annesi, Juen-tu'nun da geleceğini söyleyince heyecanlanıyor. Köy yeniden canlanıyor, umutlar yeniden yeşeriyor, ancak karşılaşma hiç de beklediği gibi olmuyor. Yıllar, sınıf bilincinin gölgesinde aradaki uçurumu derinleştirmiş, Juen tu iyice uzaklaşmış. Yazar ikili ilişkinin ışığında, köylünün içinde bulunduğu durumu ve düzeni de gözler önüne seriyor. Bir yanda çetin doğa koşulları, diğer yanda dengesiz ve kanunsuz vergi, öte yanda eşkıyalar. Yazar, kahraman ve Juentu arasında açılan uçurumu, kahramanın yiğeni ve Juentu'nun oğlu arasındaki saf
ilişkiyi gözler önüne sererek daha belirgin bir hale getiriyor.

Bu hikaye, kalem üstadının gerçekliğin mızrağını yüreğimize ustalıkla sapladığı, pastel renklerin şafağının ve hüznün başarılı bir tasviri. Köy - kent, geçmiş - gelecek , hizmet eden - efendi arasındaki uçurumun gözler önüne serilmesi. Sessiz bir çığlık...   

> Tanrıların Tiyatrosu

Dünden bugüne hiç değişmeyen Çin tiyatrosu. Ve öyküden kısa bir alıntı:

"O kadar bol tam - tam gürültüsü, şamata, çığlık ve atlama sıçrama vardır ki Çin tiyatrosunda, çoğu zaman seyircinin başı döner; sahne düzeni kapalı salonlara göre değildir üstelik, ama geniş alanlarda, yani açık havada ve uzaktan seyredildiği vakit garip bir çekiciliği vardır tiyatronun..."

Kısaca; davulun sesi uzaktan hoş gelir.

> Yeni Yıl İçin Verilen Kurban

Siang-lin Yenge'nin hazin hikayesi. Köy yaşamının genel yaşantısı içinde, kadının oradan oraya savtrulması ve nihayetinde de geleneklerin gölgesinde sürüklenirken hiçbir suçu olmadığı halde dışlanan bir bireyin yalnızlık ve korkular içerisinde yitip gitmesini ustalıkla kaleme alıyor Lu Sin.

> Kahvede

Her ne kadar, Gün yayınevi kitabın basıldığı yıllarda, bu hikayeyi "Kahvede" diğer çevirmişse de aslında bu hikaye bir şarap evinde geçiyor. Bu hikaye kendisini akıntıya bırakmışlığın başka tür bir yansıması. Uysal kadının hikayesi anlatılıyor, şarap evindeki sohbette. Süre giden sohbetin arka planında iki öğretmen kendi umursamazlıkları içindeler. Bir alıntı durumu iyi bir şekilde izah edecektir:

"Ne önemi var ki! Hayatta, biraz da olduğu gibi kabullenmeliyiz herşeyi."

Bu kabullenişin ve teslim olmuşluğun duru ifadesinin arka planında bir başkaldırı mı öğütleniyor? Kimbilir?

> Mutlu Bir Aile

Para için yazmaya çalışan bir yazarın, hikayesi için bulduğu isim: "Mutlu bir Aile". Peki, bu mutlu aile nerede yaşayacak? Pekin, ölü bir şehir... Kiangsu? Çekiang? savaş tehlikesi... Fukien, Sezuan, Kanton? Hayır... Şantong? Honan? eşkıyalar... Şangay? Tien-tsin? Kiralar ateş pahası...  Yabancı bir ülke? Gülünç olur... Yunnan? Kuey-şeu? kuş uçmaz kervan geçmez yerler... En iyisi hayali bir yer yaratmak!

Peki aile bireyler? İkisi de Avrupa'da eğitim görmüş. (Ne de olsa iyi eğitim Avrupa'da, Japonya'nın modası geçmiş..) İkisi de aydın çevre insanları. Rus romanı sevmiyorlar. (rus romanlarının büyük çoğunluğu bayağı ve pespaye insanları anlat mıyor mu?)Oscar Wilde seviyorlar. Güzel bir sofrada yemek yiyorlar, hizmetçiler servis yaparken...

İşte yazar öyküsünün temellerini böylece kurarken, karısı kışlık odun için pazarlık yapıyor satıcı ile. Yazarın hayalleri ile hayatın gerçekleri tezat oluşturuyor. Gerçeğin soğuk elleri sıcak hayalin kalın giysileri içine sızıyor ve mutlu aile tablosu yavaş yavaş bozuluyor. Yaratma mücadelesi gerçeğin tüketiciliği karşısında sürüp gidiyor. İşler traji komik bir hal alıyor.

Peki ya hikayenin sonu ne oluyor?

> Yaban

Tuhaf Lien Şu'nun hikayesi. Bu hikaye bu kitaptaki tüm hikayeler içinde belki de en etkileyicilerinden bir tanesi. Hikayeyi uzun uzun anlatmayacağım, onun yerine Lien Şu tarafından yazılmış bir mektuptan alıntı yapacağım:

"Ben yenildim artık, çuvalladım. Eskiden de yenik bir insan olarak görüyordum kendimi, ama o zaman böyle bir yargıya varmakta ne kadar haksız olduğumu şimdi anlıyorum; asıl şimdi, yenik bir insanım ben. Yaşamımı, hayat kavgasını sürdürmemi isteyen, beni buna zorlayan bir insan vardı eskiden. Bütün güçlüklere rağmen ben de yaşamak istiyordum. Oysa, yaşamamı gerektirecek hiçbir şey yok bugün, ama talihsizliğe bakın ki yaşamak zorundayım...Eskiden tiksindiğim, mahkum ettiğim herşeyi, bile isteye yapıyorum şimdi; bütün inançlarımdan vazgeçiyorum, kavgayı terk ediyorum artık. Yenildim, ama zafer benim... General TU'nun yanına kapılandım <müşaviri> oldum ve ayda 80 yuan geçiyor elime. "

> Geçmişin Özlemi

Tse-kiun'u beklerken... geçmişe dönen gözler, zorluklar ve belirsizlikler içerisinde yitip giden kaynakları izlerken, umut da yavaş yavaş sönüyor. Sönen umutlar dürüstlüğü de beraberinde götürüyor. Gözlerin feri çekiliyor, renkler soluyor. Ölüm bile bir kurtuluş yolu olarak görülüyor zaman zaman.

Ve bugün, ölüm alıyor onu!

> Kılıç ve Dökümcü Ustası

Kitaptaki diğer öykülere göre daha örtülü bir anlatımı var bu hikayenin. Bu hikayede, imparatorluğun en iyi kılıcı kellesine mal olan kılıç ustasının intikamını almak üzere yollanan oğulun öyküsü anlatılıyor.

Eserden...


"Bütün bu kişileri vali tarafından işkence masasına yatırılmış gördüm ben, ya da toprak ağası tarafından tokatlanırken gördüm; mahkeme katipleri karılarının ırzına geçerken yanlarındaydım, ana babalarının tefecilerin elinden kurtulabilmek için intihar ettikleri günkü hallerini bilirim." (Bir Delinin Hatıra Defterinden)

"Dört bin yıldan beri birbirini parçalayıp yiyen bir halkın ortasında senelerdir yaşadığımın, ancak bugün farkına varabiliyorum. Kız kardeşimiz, tam ağabeyim ailenin sorumluluğunu yüklendiği sırada ölmüştü; ve belki de ağabeyim yemeklere zavallının etinden koyup haberimiz olmadan bize yedirdi!" (Bir Delinin Hatıra Defterinden)

"Umut dediğimiz şey hem varolan, hem olmayan birşeydir. Yeryüzündeki yolların hikayesine benzer biraz. Başlangıçta yol filan yoktu yeryüzünde, ama her seferinde çok sayıda insan aynı iz üzerinde yürüyünce, yol haline geldi orası, yavaş yavaş şekillendi." (Atalarımın köyü)

"...Ancak canı isteyince yazmalı insan. Ve yazınca da gerçek bir sanat eseri çıkarmalı ortaya; demirle taşın sürtüşmesindeki gibi basit bir kıvılcım olmamalıbu, güneş ışınlarına benzemeli, sonsuza uzana bir ışıl kaynağının yansıması olmalı, ancak o zaman  gerçek bir sanatçı sayılabilir yazar." (Mutlu bir Aile)

"Karl Marx, çocuklarının feryatları arasında yazmadı mı <Kapital>ini; sadece bu bile, onun büyüklüğünü göstermeye yeter." (Mutlu bir Aile)

"Zaten, ölümden sonra, kimsenin size ağlayamayacağı bir biçimde yaşamak çok zor!" (Yaban)

"Çevremizden gelen baskılar, kendi kendimize yeni bir şekil verebilmek için uyarıcı ve yararlı unsurlardır. Bürokratların yaşantısı, biraz da kafese hapsedilmiş kuşlarınkine benzer. Azıcık yem sürülür kuşun önüne, bu semizletmez onu, belli bir süre açlık duygusunu içinden silip atar sadece. Böyle bir yaşantı devam ederse, bir çeşit felç iner kuşun kanatlarına ve onu kafesinden dışarıya salıverseler bile, artık uçamaz." (Geçmişin Özlemi)

"Gerçeği söyleyebilmek için insanın büyük cesaret sahibi olması gerek, kendini sahtekarlığın pençesine kaptıran adam, yeni bir hayatı denemkten aciz, yılgın bir adamdır mutlaka. İnsanlıktan çıkmıştır sözün kısası."

Yorumlar/Çağrışımlar

Lu Sin'in hikayeleri genel olarak puslu, yağışlı ve kederli bir his veriyor. Anlatımlar duru ve etkileyici. Küçük hikayelerde derin anlamlar gizli. umut genelde baş aktör, ancak umut çoğu zaman karanlıkta ve yağmurda ayakta kalmaya çalışan bir mum ışığı gibi zayıf.

Lu Sin'in hikayelerinde Çin köylüsünün tek düze ve acılarla dolu fakir yaşamı içerisinde katlandığı hayatı betimleniyor.

Kendisinin de ifade ettiği gibi hikayelerin her biri birer çığlık. Çin halkının milli şeflerinin arzuları doğrultusunda pes etmemek öğütlenirken, halkın içinde bulunduğu zor durumlar karşısında düzenin yergisinin yapıldığı hissi de çoğu zaman ağır basıyor.

Özellikle kitabın önsözünde, demirden ev tasviri ve uykudan uyanıp gerçekliğin ağır yükünü sırtlayanlarla, uyku halinden doğrudan acısız ve sessizce ölüme geçenler betimlemesi, popüler kültürden birtakım çağrışımlara yol açıyor. Örneğin, Matrix veya Truman Şov akla gelenlerden birkaç tanesi. 

Lu Sin'in hikayeleri okuduktan sonra, Çin edebiyatından daha çok benzeri okuma isteği doğuyor, ne var ki bu pek mümkün değil. Zira basımcılarımız artık bu tür eserlerdense, kolay okunabilir, pop corn tabir edilebilecek eserlere öncelik veriyorlar ne yazık ki. Toplum ve günümüz düzeni artık düşünmeyi değil düşünmeksizin tüketmeyi destekliyor. Geçenlerde Thyke kitap gurubumuzda okuduğumuz başka bir Çinli yazar geliyor aklıma: SU TONG ve onun romanı "Pirinç". Belli kaygılardan uzak, sabun köpüğü kıvamında yazılmış bir eser. Ve oradan başka bir Çinli yazara dönüyor düşünceler: Ha Jin. Ha Jin, Su Tong'un aksine daha derin eserler vermiş. Bunlardan iki tanesi: Türkçe basımı ile "Çözülme" ve İngilizcesini okuduğum "In the Pond". İnsan ister istemez soruyor: Niçin artık böyle kitaplar basılmıyor? Niçin insanlar düşünmeye korkuyorlar? Bu bir politika mı?

Düşünenler yavaş yavaş "deliler" kategorisinde sayılmaya mı başlıyorlar?

Lu Sin'in ifade ettiği düşünceler Michael Ende'nin Özgürlük Hapishanesi adlı eserinden "Misraimin Katakompları" da çağrıştırıyor ister istemez.

Eserin özetini çıkarmaya çalışırken yukarıda kendi yorumlarımı da kattığımdan yorumları kısa tutuyor ve eğer bir basımını bulabilirseniz bu eseri MUTLAKA OKUMANIZI tavsiye ediyorum.

Bağlantılar

http://www.coldbacon.com/writing/luxun-calltoarms.html
http://www.pinyin.info/readings/lu_xun/writing.html Yazarın Çin yazısı hakkında düşünceleri (ingilizce)



Bu sayfayı ekleyin...
  Bu yazı üzerindeki tüm haklar saklı olup, izinsiz kullanılması yasaktır.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile